28 Kasım 2008 Cuma



DIŞİŞLERİ BAKANI İSMAİL CEM’İN

İLK BASIN TOPLANTISI

(Ankara, 18 Temmuz 1997 Cuma)


HEDEF:21. YÜZYILA ‘‘DÜNYA DEVLETİ’’ OLARAK ULAŞMAK…


-I-İLKELER

1)Türkiye, sıradan bir toplum,raslantılarla meydana getirilmiş derme-çatma bir ülke değildir.Türkiye,yüzlerce yılın biikimine, tarih ve kültür derinliğine sahip bir memlekettir.Kendi özgün kimliğinin, kendi işlevinin bilincinde olmak, tarihten devraldığı kültür ve deney zenginliğini çağdaş özelliklerle bütünlemek, Türkiye’nin hem kendine hem insanlığa karşı görevidir. Türkiye, nereden gelip, nereye yöneldiğini, insanlığın büyük yürüyüşüne hangi özgün katkıyı getireceğini yeniden değerlendirmek, kendi evrensel işlevini, yeniden düşünmek durumundadır.

Günümüz kuşaklarının hedefi, Türkiye’yi 21.Yüzyıla bir ‘‘Dünya Devleti’’ özelliğiyle ulaştırmak olmalıdır.

‘‘Dünya Devleti’’, yani, sürekli başkalarına özenen değil, başkalarının ona özendikleri bir Türkiye… Tarihini ve kültürünü paylaştığı bölgelerle dostluk ilişkilerini geliştiren bir Türkiye…Bilgiyi ve teknolojiyi sadece kendi dışında arayan değil,kendisinden bilgi ve teknoloji aranan bir Türkiye…Büyük Atatürk’ün işaret ettiği yönde, diğer milletlere örnek olabilen bir Türkiye…Tarihsel birikimiyle, kültür zenginliğiyle,demokrasisiyle ekonomisiyle, insan sevgisinden ve sosyal adaletten kaynaklanmış çağdaşlığıyla, dünyanın başlıca çekim merkezlerinden birini oluşturan bir Türkiye…

Dışişleri Bakanlığı olarak, bizim görevimiz, bu büyük hedefe dış siyasetin katkısını getirmek ve dünya dinamiği içinde Türkiye etkinliğini en üst düzeyde sağlamaktır.

2)Türkiye’nin tarih, kültür ve coğrafya özelliklerinden oluşan stratejik konumu, kendinde varolan güçten en üst düzeyde yararlanmanın imkanlarını ona açmaktır.

Türkiye’nin tarihi, büyük ölçüde, dünyayla sürekli bir iletişimde, kültür alışverişinde ve ticarette biçimlenmiştir.Osmanlılar, dünyadaki dengelerden, gelişmelerden büyük ölçüde etkilenerek ve onları etkileyerek kendi tarihlerini yazmıştır. Genç Türkiye Cumhuriyetinin 1920’lerdeki oluşumu, öncelikle dış dengelerin çok ustaca ve gerçeklilikle saptanmasına dayanır.Tarihin ‘‘erişilebilir’’ kıldığı hedef belirlenmiş, onun stratejisi izlenmiş ve ona erişilmiştir.

Dışişleri Bakanlığı olarak bize düşen, hem insanlığın, hem bölgemizin, hem de kendimizin yararına olan sentezleri geliştirmektir, dünya ve bölge dengelerinde, Türkiye’nin menfaatine en uygun yolları izlemektir, Türkiye’nin 21.Yüzyıla güvenlik,barış ve refah içerisinde ulaşmasına dış siyasetin katkılarını getirmektir.

3)Türkiye’nin dünyadaki ‘‘yeri’’ ve ‘‘Avrupalılığı’’ üzerine yapılan tartışmaları, Asya ile Avrupa arasında ‘‘ya biri, ya öteki’’ yaklaşımını doğru bulmuyorum.

Türkiye, yedi yüzyıldan beri ‘‘zaten’’ Avrupalıdır.Kendi Avrupalılığını yabancı ülkelere ya da birliklere tescil ettirmek gibi bir sorunu, bir zorunluluğu yoktur.Türkiye, Avrupalı olduğunu daha 1453 yılında dünyaya ilan etmiş ve hep Avrupalı kalmış bir ülkedir:

‘‘Avrupalı olmak’’, bir kültür olgusuysa,Türkiye, ‘‘çağdaş Avrupa kültürü’’nün temelini oluşturan demokrasi, çoğulculuk, laiklik, insan hakları, kadın-erkek eşitliği gibi değerleri paylaşan ve bazı eksiklerini gidermekte olan bir ülkedir.

Başka bir deyişle, Türkiye’nin, kendi Avrupalılığını ‘‘kabul ettirmek’’ gibi bir meselesi olamaz. Türkiye’nin Avrupalılığı, başkalarının onayına bağlı bir muhtemel durum değildir; tarihi,coğrafi ve kültürel bir vakıadır.

Türkiye’nin Asyalı olmakla Avrupalı olmak özelliğine, ayrıcalığına sahiptir.Bu, bizim zenginliğimizdir;gücümüzdür.

4)Türkiye’nin çok az ülkeye nasip olmuş bir önceliği, bir ‘‘model’’ özelliği mevcuttur.

1.5 milyarlık toplam nüfusu ile İslam geleneğini taşıyan ülkeler arasında Türkiye, ‘‘demokrasi, insan hakları, laiklik, çağı paylaşmak’’ gibi özellikleri ve iddiaları olan başlıca örnektir: Bir ‘‘modeldir’’.

Türkiye modeline sahip çıkmak ve onu bir ‘‘ dayatma’’, bir ‘‘ihraç metaı’’ gibi değil, ancak, başka toplumların yararlanalabileceği bir tarihsel deneyim olarak örnek göstermek ve barışçı bir tanıtım olgusuna dönüştürmek, Türkiye’nin İslam dünyasına önemli katkısı olacaktır.

5)Dışişleri Bakanlığımız, Türkiye’nin bu tarih, kültür ve deneyim zenginliğini dikkate alarak ve Türkiye’nin büyüklüğünün bilincinde olarak, önümüzdeki dönemin siyasetlerini oluşturacaktır.

Dışişleri Bakanlığımız, dünyadaki haksızlıklar, artan yabancı düşmanlığı, ırk ve inanç ayrımcılığı, terörizm, savaş gibi olumsuzlukların karşısında olacaktır. Hakkın, adaletin, barışın, insan hak ve özgürlüklerin ve bizim hem tarihsel hem de çağdaş özelliğimiz olan hoşgörünün yanınada yer alacaktır.

Türkiye için şehitler vermiş, kendi vatanseverliğini, bilgisini ve emeğini Türkiye’nin harcına katmış Dışişleri Bakanlığımız, bunu başaracak insan ve deney birikimine, iradeye yeteneğe, tarih ve kültür derinliğine sahiptir.

-II-YÖNTEMLER

1)Dış siyasetin, üç boyutta organizasyonu sözkonusudur.


Klasik Diplomasi: Dışişleri Bakanlığımızın öncelikli amacı ve işlevi, Türkiye’nin güvenliğine dış siyasetin katkısını getirmektir: ‘‘Yurtta Sulh ve Cihanda Sulh’’tur.

Ekonomi Diplomasisi: Dış siyasetimizin ikinci amacı ve işlevi, Türkiye’nin ekonomik büyümesine, dünya ile ekonomik ve ticari ilişkilerine Dışişlerinin katkılarını sağlamaktır. Bu işleve, bizim yönetimimizde mümkün olan en büyük önem verilecektir.


Kültür Diplomasisi: Nihayet, dış politika, ülkemizin dünyadaki görünümünü güçlendirmenin, kültürünü ve insanını tanımanın, saygınlığını arttırmanın başlıca bir aracıdır. 21. Yüzyılda yaklaşık 200 milyon insanın anadili olacak Türkçemizin, kültürümüzün taşıyıcısı niteliğiyle, ortak kültür zenginliklerinin paylaşılmasında, iletişim ve işbirliğinde büyük işlevi olacaktır.


Bu üç anlayışın çerçevesinde, güvenliğimizin, ekonomimizin ilgili birimleriyle ve hem kamu hem de özel girişim çevreleriyle, işçi sendikalarımızla, ilgili sivil toplum kurumlarıyla, kültür, düşünce ve basın dünyasıyla ilişkilerimizi geliştireceğiz .Onların deneyimini, eleştiri ve önerilerini alacağız ve değerlendireceğiz. Hem ekonomi hem kültür alanında ilgili bakanlıklarla ve öteki kamu birimleriyle işbirliği içinde kendilerine katkımızı sunacağız. Türkiye’nin dünyada yüceltilmesi, tek başına Dışişleri Bakanlığımızın görevi olamaz, ancak toplumun ortak çalışmalarıyla bu gerçekleşebilir.


2) Dünyadaki başarılı dışişleri bakanlıklarının, etkin dış siyaset örneklerinin özelliği, politikalarının oluşumunu üç büyük kaynaktan yararlanarak, üç kaynağın katkısıyla geliştirmeleridir.

- Bakanlığın kendi deneyimi ve kendi kadroları;

-Ülkenin parlamentosu;

- Toplumun bilim, düşünce ve üniversite çevreleri.

Ülkemizin kamuoyunda, geleneksel olarak,dış siyasetin oluşturulmasında her şey Dışişleri Bakanlığından beklenmiştir.Gerek TBMM’nin, gerekse üniversiteler ve bilim çevrelerinin, bu siyaset oluşumdaki payı büyümelidir. Böylece dış siyaset, blimin ve parlamentonun çok değerli katkılarından daha fazla yararlanabilmelidir.

Bizim yönetimimizde, bu en önemli iki kaynağın katkıları artacaktır. Siyasi partilere ve milletvekillerine danışılarak, onların bilgisiyle ve birikimiyle politikalar şekillenecektir. Üniversiteler ve bilim çevreleriyle organik ilişkiler kurulacak, sivil toplum örgütleriyle işbirliği yapılacak, bu çevrelerin kendi birikimlerini dış siyasete katmalarını sağlayan düzenli ve sürekli mekanizmalar getirilecektir.

Bu anlayışın ilk ve mütevazı adımı olarak, TBMM’de temsil edilen, hükümette yer almayan partilerin liderleriyle görüşmeler yaparak onların düşüncelerini, önerilerini ve eleştirilerini alacağım. Kendilerine bilgi sunacağım.

Nihayet, dış siyaset, insanlarımızın günlük yaşamını etkileyen, çocuklarının geleceğini belirleyen başlıca bir etkendir. Topluma sürekli bilgi vereceğiz.Tarihin ve binlerce yıllık bir kültürün imbiğinden süzülerek gelmiş halkımızın değerlendirmesini her aşamada dikkate alacağız ve onun bize vereceği güçle, ona layık bir Dışişleri Bakanlığı olacağız.


-III-BAZI POLİTİKALARIN ÖZETİ


*** İNSAN HAKLARI: Türkiye’nin dış siyaseti, çağdaş, demokratik, laik bir hukuk devletinin yansımasıdır; bu özelliklerinin bir ifadesidir. Dışişleri Bakanlığımız, insan haklarının ve demokrasinin gelişiminde geleneksel ve onurlu bir işlevin sahibidir; Tanzimat döneminden başlayan, günümüzde devam eden sürekli bir gelişimin öncüleri arasındadır. Bu özelliğimizi, geliştirerek sürdüreceğiz. Çalışmalarımızı ve önerilerimizi, yakın bir tarihte Başbakanlığa ve İnsan Haklarında Sorumlu Devlet bakanlığına sunacağız.

***TERÖRİZM: Çağımızın bir hastalığı da terörizmdir. Terörizme karşı mücadelede uluslar arası işbirliği, öncelikli bir konumuz olmaya devam edecektir. Ülkelerin bu işbirliğine katkıları ya da bundan kaçınmaları, bizim kendilerini değerlendirmelerimizde önemli ölçüt olacaktır. Öte yandan, yurt dışından kaynaklanan ve ülkemizin anayasal düzenine yönelen tehditlerin önlenmesine, dış siyasetin katkılarını sürdüreceğiz.


***DIŞ EKONOMİK İLİŞKİLER: Ülkeler arasında ekonomik işbirliği ve etkileşim yoğunlaştıkça, gerilim nedenleri azalmakta ve barış dinamikleri güçlenmektedir. Dışişleri Bakanlığının başlıca bir işlevi, Türkiye’nin ekonomik büyümesine ve ticari gelişimine dış siyasetin katkısını getirmektir. Bu anlayış, önümüzdeki dönemin başlıca hedeflerinden birini oluşturuyor. Bu düşüncelerle, varolan çalışmaları geliştirmekteyiz. Türk girişimcilerin yararlanacağı katkıları sağlamak üzere, dış temsilciliklerimize özel görevler vereceğiz. Dış temsilciliklerimiz, aynı zamanda, ekonomimizin bir uzantısı olarak işlev taşıyacaktır. Bu konuda hazırladığımız talimat dış temsilciliklerimize ulaştırılmaktadır. Türkiye’nin dış ekonomik ilşkilerinin geliştirilmesi bağlamında, KEİ, EİT, İSEDAK ve D-8 gib

i çoğuna öncülük ettiğimiz bölgesel ve çok taraflı işbirliğine katkımızı etkin olarak sürdüreceğiz.


***EKONOMİNİN YENİ AÇILIM ALANLARI: Türkiye’nin ekonomisi güçlendikçe, dünyadaki hareket alanı da genişlemiştir. Bakanlığımız, mevcut ekonomik beraberliklerimizin ve tercihlerimizin yerini almak üzere değil, onları bütünlemek ve çeşitlendirmek anlayışıyla, yeni ekonomik açılımların siyasal alt yapısını geliştirecektir. Bu bağlamda, Hindistan, Rusya, Çin benzeri büyük ölçekli ekonomilerle daha yakın ekonomik ilişkilerin temelleri oluşturulacaktır. Atlantik’in her iki yakasında belli başlı ülkelerce Türkiye’nin kilit bir konumda görüldüğünün bilincinden hareketle, Amerika kıtasıyla ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi için planlı bir çalışma yapılacaktır. Aynı yaklaşım, Türkiye’nin, Pasifik havzasına açılımı için hayata geçirilecektir. Öte yandan, Hazar petrollerini dünya piyasalarına taşıyacak ana boru hattının Türkiye üzerinden geçmesinin sağlanması öncelikli bir hedefimizdir. Ülkemizin ekonomik çıkarlarının ve çevre kaygılarının yanı sıra, bu proje, dünyaya sürekli ve güvenilir bir ulaşım hattı sağlayacaktır. Boğazların güvenliği bu stratejinin önemli bir parçasıdır.

Türkiye’nin bu alandaki çalışmalarının hızlandırılmasını ve etkin bir koordinasyonuna kavuşturulmasını öngörmektedir.


***YURTDIŞINDAKİ VATANDAŞLARIMIZ: Türkiye’nin dışında yaşayan yurttaşlarımıza bakış açımız öncelikle onların ve çocuklarının mutluluğu ölçütünden hareket edecektir. Dünyaya açılmak farklı ülkelerde yaşamak, kendi kişiliğine, kültürüne, bağlılıkla çelişmez. Aksine, tamamlayıcı, zenginleştirici bir olgudur. İnsanlarımız, bulundukları ülke ile Türkiye’nin ilişkilerinde bir anlayış köprüsü oluşturmalıdır. Çözüm önerilerimiz, bu bilinci taşımak kararlılığındadır. Yurttaşlarımızın, yabancı düşmanlığından kaynaklanmış saldırılardan korunması, sosyal ve siyasal haklarının gelişmesi için Dışişleri Bakanlığı olarak elimizden geleni yapacağız.


***AVRUPA BİRLİĞİ: Avrupa Birliğine tam üye olmak, Türkiye için anlaşmalardan doğan bir haktır. Bu hakkımızı en kısa zamanda elde etmek için, üzerimize düşen her türlü gayreti göstereceğiz. Avrupa Birliğinin anlaşmalardan doğan yükümlülüklerinin ve uygulamalarının yakın takipçisi olacağız. Bakanlık olarak, Avrupa Birliği üyeliğimizin gerçekleşmesi için çok yoğun bir çalışmanın içindeyiz, bunu arttırarak sürdüreceğiz. Ancak, Türkiye, süresi ve sonucu belirsiz bir bekleyişe mahkum değildir. Türkiye, Avrupa Birliği üyeliğini bir saplantıya dönüştürmeksizin, bir yandan Avrupa Birliğine tam üye olarak katılmanın tüm çalışmalarını sürdürecek, bir yandan da, kendi siyasal ve ekonomik dinamizmini dünyanın her köşesine ulaştıracaktır.


***ABD: Dış siyasal dengelerimizde özel bir yeri olan ABD ile dostluk ve ittifak temellerine dayalı stratejik işbirliğini her alanda geliştirmek düşüncesindeyiz. Ekonomik ve siyasal ilişkilerin önünde zaman zaman engel yaratan yanlış izlenimleri gidermek gerekir. Bu bağlamda, karşılıklı menfaate zarar veren dar açılı ve ön yargılı yaklaşımları etkisiz kılmak için çalışmalar yapılacaktır. ABD’deki Türk toplumunun güçlendirilmesini, ilişkilerimizin gelişiminde önemli bir etken olarak nitelendirmekteyiz.


***TÜRKİ CUMHURİYETLER: Dost ve kardeş Orta Asya Türk cumhuriyetleriyle işbirliğimizi eşit ortaklar olarak daha ileriye götüreceğiz. Bu ülkelerin, bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüklerine büyük önem veriyoruz, demokrasi içinde gelişmeleri ve uluslar arası toplumla bütünleşmeleri doğrultusunda destek olacağız.


***İSLAM ÜLKELERİ: İslam ülkeleri arasında dostluk, işbirliği ve dayanışmanın geliştirilmesi öncelikli amacımızdır. Bu bağlamda, İKÖ’ne desteğimiz sürecektir.


***KOMŞU ÜLKELERLE İLİŞKİLER: Komşu ülkelere yaklaşımımızda, bağımsızlık,egemenlik ve toprak bütünlüğünün korunması ilkeleri, işbirliği ve komşuluk ilişkilerinin geliştirilmesi politikamızın temelini oluşturur. Bunun yanı sıra, ortak menfaatler, içişlerine karışmama, sınır güvenliği ve terörizmle mücadelede işbirliği, bu ilişkilerimizin öteki ölçütlerini meydana getirir. Bze dostça yaklaşana, fazlasıyla dostluk göstermek bizim geleneğimizdir. Dostluğa sığmayan davranışlara karşılık vermek ise doğaldır.


***RUSYA: Kuzey komşumuzla ekonomik ilişkilerimiz, bu bağlamda, ticaret, müteahhitlik hizmetleri ve turizm hızla gelişmektedir. NE var ki, ekonominin sağladığıelverişli zeminden yeterince yararlanıldığını, ekonomiye parelel düzeyde siyasal ilişkilerin oluştuğunu söylemek zordur. Ekonomide ulaşılan başarılar, iki ülkenin uluslararası düzeyde daha yakın işbirliğine girmelerine yol açabilmelidir.


***YUNANİSTAN: Yunanistanla aramızdaki bazı anlaşmazlıkların sürekliliğine rağmen, Madrid Zirvesinde oluşturulan iyi niyet zemini, olumlu gelişmelerin başlangıcı olabilecektir. Türkiye, bu iyiniyet ortamından yararlanmak kararlılığındadır. Yunanistanın da bu yaklaşımı paylaşması, Madrid uzlaşmasının üzerine barışçı gelişmelerin bina edilmesini mümkün kılacaktır.


***KIBRIS: Kıbrıs Türk halkı, Türkiye’nin hem insani, hem de askeri güvencesi altındadır. Bu güvencenin kaynağında, uluslar arası anlaşmaların garantör devletlere tanıdığı yetkiler ve verdiği görevler vardır. Kıbrıs Rum kesimine yerleştirilen gelişmiş silahlar, anlaşması yapılan S-300 füzeleri ve Yunanistan’la oluşturulan ortak askeri doktrin gibi gelişmeler, Kıbrıs’ın, sadece KKTC bakımından değil Türkiye için de bir güvenlik sorununa dönüşmesine neden olmuştur. Cumhurbaşkanı Denktaş’ın ısrarları sonucunda New York’da başlayabilen iki görüşmeler ise, Avrupa Birliği’nin yanlış ve hukuk dışı tutumunu sürdürmesiyle gölgelenmiş ve görüşmelerin devamını, Avrupa Birliği tarafından tehlikeye sokulmuştur. Türkiye olarak, bu olumsuz gelişmelerin karşısında hareketsiz kalmak mümkün değildir. 1960 antlaşmalarını hiçe sayan Avrupa Birliği kararının uygulama aşamasına gelmesi, Türkiye ve KKTC Cumhurbaşkanlarının mutabakatları ve TBMM’nin 21 Ocak 1997 tarihli kararı çerçevesine, Türkiye’nin de KKTC ile kısmi bütünleşme sürecini gündeme almıştır.


***ORTADOĞU: Türkiye, Ortadoğu’da çok önemli bir denge unsurudur. Ortadoğu barış sürecine katkılarını geliştirmeye hazırdır. Filistin dahil bütün arap ülkeleriyle tarihi dostluk ilişkilerini geliştirmenin kararlılığındadır. Türkiye, İsrail’le sürdürdüğü ve hiçbir ülkenin aleyhine olmayan, barış ve istikrara katkı olarak nitelediği dostluk ve işbirliğine devam edecektir. Bu ilişkinin yanlış algılanmış olmasından kaynaklanan yersiz tedirginliklerin ortadan kalkması için, Türkiye, Arap dostları nezdindeki bilgilendirmesini sürdürmektedir.


***IRAK: Politikalarımızın temeli, Irak’ın bağımsızlığının, egemenliğinin, toprak bütünlüğünün ve siyasi birliğinin korunmasıdır. Irak’ın BM Güvenlik Konseyi kararlarını uygulayarak uluslar arası toplum içindeki yerini yeniden alması düşüncesindeyiz. Irak’a belirli ürünleri ithal imkanı veren BM kararı, yaptırımların Türkiye’ye yansıyan çok yüksek maliyetinin çok küçük bir bölümünü karşılayabilmektedir. Bu kararın sürdürülmesi ve genişletilmesi gerekliliğini savunuyoruz. Türkiye’nin Kuzey Irak’taki son askeri harekatı belirlenen hedeflerine ulaşmış ve birliklerimiz büyük çapta geri çekilmiştir. Bu harekat, hiçbir şekilde Irak’ın toprak bütünlüğüne zarar vermeye yönelik değildir. Kuzey Irak’ta PKK’ya karşı mücadelede etkili biçimde sürdürülecektir. Sınırlarımızın güvenliğini sağlamak ve halkımızın can ve mal güvenliğini korumak doğal hakkımız ve görevimizdir. Kuzey Irak’ta istikrarın ve barışın sağlanması amacımızdır.


***BALKANLAR: Balkan ülkeleri ile tarihi ve yakın dostluk ilişkilerimizi ve işbirliğimizi en ileri düzeye çıkarmayı öngörüyoruz. Balkanlarda barış ve istikrarın sağlanmasına veya işbirliğine yönelik çok taraflı girişimlri destekliyoruz. Bölgede yeni ekonomik beraberliklerin Türkiye tarafından önerilmesine dönük imkanları araştırıyoruz.


***KAFKASLAR: Kafkaslar, Türkiye’nin Orta Asya’da açılan bir penceresidir. Bu komşu bölgede, barış ve istikrara, bölge ülkelerinin bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüklerinin korunmasına büyük önem veriyoruz. Koşullar elverişli olduğunda, bölgede ekonomik işbirliğinin bu amaçlara hizmet edeceğinin bilincinde davranacağız. Azeri-Ermeni uyuşmazlığının en kısa zamanda ve Azerbaycanın toprak bütünlüğü ekseninde çözümlenmesi için ikili planda ve Agik/Minsk grubu içinde aktif çaba göstermeye devam edeceğiz.
ULUSLARARASI İLİŞKİLER
Siyasi Bilimlerin bir dalıdır ve Uluslararası Sistem içindeki aktörlerin, özellikle de uluslararası ilişkilerin temel aktörü olarak kabul edilen devletlerin, diğer devletlerle, uluslararası/bölgesel/hükümetlerarası örgütler, çok uluslu şirketler, uluslararası normlar ve uluslararası toplumla olan ilişkilerini inceleyen disiplinlerarası bir Disiplindir.

Uluslararası İlişkilerin çalışma alanı oldukça geniştir.Küreselleşme ve bu olgunun uluslararası topluma ve devlet egemenliğine etkisi, Sürdürülebilir kalkınma, Nükleer yayılma, Terörizm, Organize suç, Milliyetçilik, İnsan hakları, Çevre sorunları, Güvenlik ve İnsan kaçakçılığına kadar pek çok konuyu uluslararası düzeyde inceler.


ULUSLARARASI SiSTEM


Uluslararası ilişkiler tarihinin başlangıcı çoğu akademisyen tarafından 1648 tarihli Westphalia Barışı devlet sisteminin oluşturulması, egemenlik kavramının kabul edilmesi, ve eski ortaçağ Avrupası'nın din dayanaklı sisteminin terkedilmesidir. Westphalia Barışı ile birlikte devlet yöneticilerinin sınırları içinde tek egemen oldukları ve devletleri dışında bir merciye bağlı olmadıkları belirtilmiş, ayrıca ulus devlet kavramının oluşturulmasına destek ve yükselmesine olanak sağlanmıştır. Bu gelişmeler sayesinde devletler bürokratik, diplomatik ve askeri kurumsallaşmaya yönelmiştir. Avrupa kökenli bu sistem kolonileşme süreciyle tüm dünyaya yayılmış ve medeniyetin şartları olarak gösterilerek, çoğu zaman zorla, benimsetilmiştir. Günümüz uluslararası sistemine geçiş ise Soğuk Savaş ve bu süreçte gerçekleşen kolonilerden çekilme ve eski sömürgelerin bağımsızlıklarını ilan ederek çoğunlukla ulus devletler örneğinde kurulmalarıyla gerçekleşmiştir.


Teoriler


Realizm


Realizme göre tüm devletlerin ortak özelliği hepsinin idealler veya etik değerler yerine çoğunlukla ekonomik ve askeri güç peşinde olmasıdır. Realizm, temelde devletlerin birbiriyle işbirliği yapmaya yanaşmayacağını, işbirliği halinde dahi öncelikli olarak kendi çıkarlarını gözeteceğini belirtir.Bu bağlamda realist teoriler güç dengesi,çıkar optimizasyonu gibi konularla yakından ilişkilidir. Bu teoriye göre devletler arasındaki işbirlikleri kısa süreli ve rastlantısaldır. II. Dünya Savaşı ile yükselişe geçen realizmin kurucuları Thucydides, Morgenthau, Machiavelli ve Thomas Hobbes olarak kabul edilir.


Liberalizm/İdealizm


Liberalizm, tartışmalı da olsa, Uluslararası İlişkilerin ilk teorisidir. I. Dünya Savaşı sonrasında, devletlerin birbirleriyle olan ilişkilerinde savaşı engelleyememeleri ve kontrol edememelerine bir tepki olarak yükselişe geçmiştir. Liberalizme göre devletler sadece siyasi değil, ekonomik ilişkilerle de birbirlerine bağlıdır. Bu teoriye göre devletler karşılıklı olarak işbirliğinden faydalanırlar ve savaş yıkıcılığından ötürü tamamen faydasızdır. Woodrow Wilson teorinin ilk destekçilerindendir.


Neorealizm


Neorealizmin kurucusu kuşkusuz olarak Kenneth Waltz'di r. Neorealizm, Klasik ve Neoklasik realizmin bazı noktalarını kabul eder - örnek olarak egemen devletlerin uluslararası anarşi içinde varolduklarını ve işlediklerini - fakat asıl ayrılma noktası insan doğası ve devlet yönetiminin ahlaki boyutunu reddederek daha bilimsel bir açıklama getirmeye çalışmasında yatmaktadır. Devletlerin dışişlerinde uyguladıkları yıkıcı ve çıkarcı tavrın sebebinin uluslararası anarşi olduğunu ve devletin iç politikalarıyla uluslararası arenadaki tavrının açıklanamayacağını, çünkü devletlerin diğer devletlerle ilişkilerini göreceli kazanç ve güç odaklarına karşı denge sağlama amacıyla sürdürdüğünü belirtir.


Neoliberalizm


Neoliberalizm, neorealist bir öneri olan uluslararası ilişkilerde anahtar oyuncuların devletler olduğunu kabul ederek liberalizmi güncelleştirmeyi amaçlar fakat Uluslararası Örgütlerin ve devlet dışı aktörlerin önemini de vurgular. Teori, neoliberal ekonomik teoriden etkilenmiştir. Soğuk Savaş süresince artan devletlerarası bağımlılık teorinin şekillenmesinde etkili olmuş ve bu yüzden liberal kurumsalcılık olarak da adlandırılmıştır. Teorinin öncüleri Robert O. Keohane ve Joseph S. Nye olarak kabul edilir.



Küresel Yönetişim


Küresel Yönetişim dünya hükümeti anlamına gelmemektedir. Uluslararası İlişkilerdeki artan resmi kurumsallaşmaya ve bu kuruluşlar aracılığıyla artan devletler arası bağımlılığa dikkati çekmektedir. Mülteciler, çevre sorunları, kalkınma, suç şebekeleri, küresel terörizm gibi konuların gittikçe karmaşıklaştığını ve sadece devletler arası resmi işbirliği ile çözülebileceğini belirtir.


Uluslararası toplum teorisi


Uluslararası toplum teorisi, devletlerin ortak değer ve ilkelerini ve bunların uluslararası ilişkilere etkilerini inceler. Bu ilkelerin örnekleri diplomasi, düzen ve uluslararası hukuku içerir. Neorealizmin aksine pozitivist değildir ve daha çok İngiltere'de kabul gören bir yaklaşım olduğundan İngiliz okulu olarak da adlandırılır. Teori, insani müdahale kavramı üzerine yoğunlaşmıştır ve teorisyenler bu konuda ikiye bölünür. Dayanışmacılar, insani müdahaleyi savunurken, çoğulcular ülkelerin egemenliğine ve uluslararası düzene daha çok önem verirler. Teorinin önde gelen isimleri çoğulcu Hedley Bull ve dayanışmacı Nicholas Wheeler'dir.



Kritik Teori (Eleştirel teori)


Kritik teori, doğası gereği pek çok sosyal bilimi kapsar ve sadece bir uluslararası ilişkileri teorisi değildir. Devlet merkezli bir teoridir ve diğer uluslararası ilişkiler teorilerine eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşır. Bütün uluslararası ilişkiler teorilerinin belirli siyasi amaçları haklı çıkarmak veya desteklemek amacıyla oluşturulduğunu savunur. İnsanların daha serbest bırakılması gerektiğini ve devletlerin görevlerinin azaltılarak hizmetlerin ve bireylerin güvenliğinin sağlanmasıyla sınırlı kalması gerektiğini savunur.


TEMEL KAVRAMLAR

Güç kavramı, uluslararası ilişkilerde, kaynaklara (askeri ve ekonomik) erişim, kabiliyet, devletlerarası sisteme etkinin büyüklüğü olarak tanımlanır ve bunlar aracılığıyla ölçülür. Genellikle katı güç (ing. hard power) ve hafif güç (ing. soft power) olarak ikiye ayrılır. Katı güç askeri kabiliyeti tanımlarken, hafif güç ise ekonomi, diplomasi ve kültürel etkiyi tanımlar.

Kutuplaşma kavramı, uluslararası sistem içindeki güç düzenine işaret eder. Kavram özellikle Soğuk savaş döneminde iki süpergücün çekişme halinde bulunduğu iki kutuplu düzenle ortaya çıkmıştır. Bu kavram çerçevesinde 1945 öncesi sistem gücün büyük devletler tarafından paylaşılması sebebiyle çok kutuplu olarak isimlendirilir. Benzer biçimde SSCB'nin 1991'de dağılmasıyla ABD'nin tek süpergüç kalmasıyla oluşan düzen de pek çok akademisyen tarfından tek kutuplu sistem olarak adlandırılır.

Uluslararası bağımlılık, yani karşılıklı sorumluluk ve başkalarına bağımlı olma, çoğunluğun görüşüne göre uluslararası sistemin karakteridir. Bu görüşün savunucuları küreselleşmeye, özellikle ekonomik ilişkilere işaret ederek, Uluslararası örgütlerin rolünün ve uluslararası ilişkilerde giderek artan belirli ilkelerin kabul edilmesinin uluslararası sistemin ana ilkesinin uluslararası bağımlılık olduğunu belirtmektedirler.

Bağımlılık, uluslararası bağımlılıktan farklı bir şekilde, marksizimle yakından ilişkili bir teori olan bağımlılık teorisini belirtir. Bu teoriye göre gelişmiş merkez devletler, kendi refahları için, zayıf çevre devletleri sömürürler


ULUSLAR ARASI İLİŞKİLER ARAÇLARI

Diplomasi, devletler arasındaki müzakerelerin, temsilciler vasıtasıyla yürütülmesidir. Bir bakıma, uluslararası ilişkilerin tüm diğer araçları diplomasinin başarısızlığı sonucu kullanılırlar.
Yaptırım, diplomasi başarısızlığa uğradığında başvurulan ilk yöntem ve devletleri anlaşmalara zorlamanın ana yollarından biridir. Yaptırımlar, diplomatik ve ekonomik şekillerde olabilir, ve diplomatik ilişkilerin kesilmesi, ekonomik bariyerler ve ambargoları da içerir.
Savaş, ya da güç kullanımı, uluslararası ilişkilerde son çare olarak kabul edilir. Çağımızda savaş sadece devletler arasında yapılmamaktadır. Uluslararası ilişkilerde "Savaş çalışmaları" ve "Stratejik çalışmalar" disiplinlerinde incelenir.
Uluslararası bilgilendirme de uluslararası ilişkilerin bir aracı olarak düşünülebilir. Bir ülkenin işlediği suçların uluslararası düzeyde kamuoyuna açıklanarak devletlerin haysiyetlerinin alçaltılaması yoludur. BM'nin İnsan Hakları Komisyonu'nun 1235nci prosedürüyle insan hakkı ihlalinde bulunan ülkeleri teşhir etmesi buna bir örnektir.

21 Kasım 2008 Cuma

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in İSMAİL CEM’i anma panelinde yaptığı konuşma – 24 Ocak 2008


Sayın Genel Başkan, Sayın Başkan, Çok Değerli Konuklar,

Çok değerli gazeteci, milletvekili, Dışişleri Bakanı, güzide aydın İsmail Cem’in ölüm yıldönümünde kendisini saygıyla ve tazimle anıyorum. Sayın Cem’in kimliği, kişiliği, siyasi hayatı, gazeteciliği hakkında çok şey söylenebilir. Özellikle, “Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi” isimli kitabı, bugün de önemini, geçerliliğini ve değerini koruyan bir belge niteliğindedir. Türkiye’nin Truman Doktrini ve Marshall Planı dönemlerinden itibaren, adım adım dışa bağımlı bir ülke haline getirildiğinin somut belgeleri ve örnekleri bu kitapta yer almaktadır. Gençlerimizin İsmail Cem’in bu ve diğer kitaplarını dikkatle okumalarını tavsiye ederim.

Sayın İsmail Cem’le uzun yıllardan beri tanışıyorduk. Onun gazeteci, benim yurt dışında diplomat olarak görev yaptığım dönemlerde, birçok temasımız ve konuşlarımız oldu. Bütün bu konuşmalarda onun bilgisinden, birikiminden çok etkilendiğimi ifade etmeliyim. Ama esas belirtmek istediğim, onun Dışişleri Bakanı olarak, Türkiye’nin zor bir döneminde yaptığı görevdir. İsmail Cem, Dışişleri Bakanı olduğunda ben Bakanlık Müsteşarıydım. Türkiye çok zor koşullar içindeydi, zor problemlerle karşı karşıyaydı. İsmail Cem, büyük bir gayret ve özveriyle bu konuların çözümü için elinden gelen bütün çabayı harcamıştır. İlk bakan olduğunda, kendisine dış politikada günde ortalama bir krizle karşılaştığımızı, bazı günler bunun daha fazla olduğunu söylemiştim. Bu sorunlar genelde basına yansımasa da Türkiye’nin içinde bulunduğu bölgede çok sık kriz ortaya çıkıyordu. İsmail Cem daha sonraki dönemde benim o sözlerimin gerçek olduğunu tespit ettiğini, Dışişleri Bakanı olarak çok fazla sorunla karşılaştığını yurt dışındaki bir konuşmamızda bana nakletmişti.
İsmail Cem, Dışişleri Bakanı olarak Türk-Yunan ilişkilerinin yumuşatılmasına, iki ülke arasında bir diyalog ve anlayış ortamı oluşmasına büyük önem verdi. Kıbrıs meselesinin de diyalog yoluyla çözülmesi için büyük çaba gösterdi. George Papandreu Dışişleri Bakan Yardımcısı olduğu dönemde bana haber göndererek benimle özel olarak görüşmek istediğini söylemişti. Kendisiyle çok iyi bir diyalog kurduk. Defalarca Türkiye ve Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde bir araya gelerek Türkiye ve Yunanistan arasındaki meselelerin çözüm yolları üzerinde görüş alışverişinde bulunduk; en önemlisi bir diyalog süreci başlatmaya çalıştık. Bu temaslar sonucunda bir çözüm çerçevesi üzerinde görüş birliğine vardık; ama o tarihte Yunanistan’ın içinde bulunduğu siyasi durum Papandreu ile mutabakata vardığımız metnin hayata geçirilmesine izin vermedi.

Daha sonra, Yunanistan’da Papandreu, Türkiye’de İsmail Cem Dışişleri Bakanı olduklarında bu projeyi daha da genişletmek ve derinleştirmek imkânı buldular. Karşılıklı bir diyalog ve işbirliği sürecini geliştirdiler ve birçok alanda teknik düzeyde, ekonomik düzeyde, turizm gibi sahalarda işbirliği anlaşmaları imzaladılar. En önemlisi, iki ülke arasındaki gerginliğin giderilmesi ihtiyacıydı. Bu amaçla, güven arttırıcı önlemler paketi oluşturdular. Bu sistem daha sonra Yunanistan’ın engelleyici tutumu nedeniyle istediğimiz sonucu vermedi; ama en azından iyi bir başlangıç oldu. Cem ve Papandreu’nun iş başında bulundukları dönem Türkiye ve Yunanistan arasında bir işbirliği penceresinin, en azından bir karşılıklı anlayış ortamının yaratıldığı dönemdir.

Bunun somut sonucu da gördük; Papandreu’nun girişimiyle İkinci Dünya Savaşından beri yürürlükte olan Batı trakya’da Türklerin bulunduğu bölgedeki yasak bölge uygulamasına son verildi. Böylelikle orda yaşayan 40,000 kadar soydaşımızın dünyayla teması kolaylaştırıldı. Yabancıların da bu bölgeye girme imkânı sağlanmış oldu. Sayın Genel Başkanımız da daha sonra bu bölgeyi ziyaret etme imkânı buldular. Ben de bölgeyi gezdim ve bunun ne kadar önemli bir insani gelişme olduğunu görme fırsatını buldum.

O dönemde Türk-Yunan ilişkilerinde Kardak meselesi tazeydi. Çeşitli uzmanlar ve gazeteciler bu konuda farklı görüşler dile getiriyorlardı; hatta bazıları da Türkiye’nin bu konuda pek de haklı olmayan bir yaklaşım sergilediğini iddia ediyorlardı. Sayın Deniz Baykal’ın Dışişleri Bakanlığı döneminde Türkiye orada çok başarılı bir mücadele sergilemiş ve Yunanistan’ın kendisine ait olmayan bir adaya çıkardığı askerleri ve bayrağı geri çekmesini sağlamıştı. Fakat bu başarıyı pek de hazmedemeyen bazı çevreler Türkiye’nin yanlış yere Yunanistan’la savaşın eşiğine getirildiği iddiasında bulunuyorlardı. Sayın Cem bakan olur olmaz bana bu konunun gerçek yüzünü sordu, Türkiye’nin tezlerinin neye dayandığını anlatmamı istedi. Aksi yönde iddialarda gerçeklik payı olup olmadığını öğrenmek istedi. Ben de kendisine konuyu ayrıntılı olarak anlattım, gerekli dosyaları da verdim. Ondan sonra Sayın Cem, Kardak konusunda kendisinden önceki hükümetin izlediği politikanın savunucusu olmaya devam etti. Bu, şimdi önceki hükümetleri eleştiren siyaset adamlarına örnek olacak bir davranıştır. Sayın Cem dış politikada sürekliliğin ne kadar önem taşıdığını ve devletin yaklaşımını iktidar değiştirince değiştirmenin ne kadar isabetsiz bir yol olacağını çok iyi biliyordu.

Sayın Cem Kıbrıs meselesinin de diyalogla çözüme ulaştırılabileceğine inanlardandı. Bu nedenle taraflar arasında müzakere sürecinin başlatılabilmesi için özel bir gayret gösterdi ve bu müzakere sonucu onun da çabalarıyla başlatıldı. Ne yazık ki bu müzakerelerden beklediğimiz sonuç çıkmış değildir. Kofi Annan planına uzanan bu süreç Kıbrıs meselesinin çözümü yolunda somut bir sonuca ulaştırılamadı.

İsmail Cem’in Dışişleri Bakanlığı sırasında onu en çok meşgul eden konulardan biri Avrupa ordusu denilen Türkiye ile NATO ve AB arasındaki itilaf meselesidir. 1999 yılı Nisan ayında Washington’da yapılan NATO zirvesinde Türkiye’nin beklentileri doğrultusunda bir sonuç alınmıştı. Bu sonuca göre, NATO’nun AB’nin askeri kanadına katkı sağlaması öngörüldü; fakat buna karşılık Türkiye gibi AB üyesi olmayan NATO ülkelerinin bu süreçte etkili olmaları sağlandı. Bu, Türkiye’nin çok uzun müzakerelerden sonra elde ettiği bir sonuçtu. Daha sonra, AB ülkelerinin geri adım atarak bu mutabakatı aşındırmaya çalıştıkları görüldü. Haksız yaklaşıma direnen Türkiye’ye büyük baskı yapmaya çalıştılar. İşte İsmail Cem’in Dışişleri Bakanı olarak karşılaştığı en önemli zorluklardan biri budur.

Bu dönemde yapılan baskılar gerçekten diplomasi kitaplarına geçecek niteliktedir. Bunlardan bir tanesi nakledeyim; o sırada Amerika’nın Dışişleri Bakanı Madeleine Albright’tı. Albright Brüksel’deki bir NATO Konseyi toplantısı sırasında Sayın İsmail Cem’le küçük heyetler halinde bir görüşme yapılmasını önerdi. O toplantıda Türkiye açısından bir gerileme anlamı taşıyacak bir metnin bize kabul ettirilmesi için ısrarlı taleplerde bulunuldu. Sayın Cem bunun üzerine, “sizin bu tutumunuzu anlamakta güçlük çekiyorum, çünkü biz Ankara’da sizin askeri makamlarınızla görüşmelerde bulunuyoruz, onlar bizim önerilerimizi kabul ediyorlar. Yani daha çok askeri tarafı ağır basan bir konuda bir metni nasıl olup da Dışişleri Bakanlığının reddettiğini anlamakta zorluk çekiyoruz” dedi. Biz Ankara’dan böyle bir bilgi almadığımız için çok şaşırdık. Ben içerideki odaya geçerek Genelkurmay’la görüştüm. Genelkurmay Başkanlığı, biz de çok hayretler içinde kaldık çünkü burada Amerikalılar bize bu metnin Brüksel’de Dışişleri Bakanımız tarafından kabul edildiğini ve askerlerin gereksiz bir direnme içinde olduklarını söylediler. Yani orada askerler ‘biz bu metni kabul ediyoruz, siz neden itiraz ediyorsunuz?’ diyor, burada da tam tersini söylüyorlardı. Neticede bu oyuna gelmedik, özellikle bu bilgiyi alınca rahatladık ve bu baskılara direndik.

Bu baskılar daha sonra da devam etti. O zaman NATO’nun 19 üyesi vardı. Bize, “bakın 18 üye bunu kabul ediyor, siz direniyorsunuz. Böyle şey olur mu? Siz de evet deyin, bu işi halledelim” dediler. NATO’da malum oybirliği sistemi vardır. Biz de onlara dedik ki, “NATO’da 18, 1’den büyük değildir”. Ve bu haksız baskıları kabul etmedik. Sonunda onlar geri adım attılar ve Türkiye’yi de tatmin edecek bir formül üzerinde mutabakat arayışına girdiler. Sayın Cem Dışişleri Bakanlığından ayrıldığında işte böyle başarılı sonucu elde etmiş bulunuyordu.

İsmail Cem çok alçakgönüllüydü, mütevazi bir tabiatı vardı. Bakan olmanın verdiği statüyü hiçbir zaman yanındakileri incitici bir vesile gibi değerlendirmedi. Herkesin görüşüne değer verirdi. Bazı önemli gelişmeler olduğu zaman çok alt düzeyde bile arkadaşlarımızın odalarına giderek gece geç saatlere kadar çalışırdı.

Sayın Cem’in bir özelliği de basının ve kamuoyunun dış politikadaki yerini çok iyi kavramasıydı. Yapılan çalışmaları, Türkiye’nin tezlerini, kendi görüşlerini gazetecilere hemen hemen her gün internet yoluyla ulaştırarak Türkiye’nin dış kamuoyunda destek sağlanmasına çok özen gösterirdi. Teknolojiye ileri derecede meraklıydı. Çalışmalarını kitap haline getirme konusunda da çok arzuluydu. Kendisiyle bu konuda çok görüşmelerimiz ve temaslarımız olmuştu. Kitap yazma Sayın Cem’le çok sık üzerinde konuştuğumuz bir konuydu.

Kendisi hakkında anlatacak çok şey var; ama zaman dar olduğu için daha fazla ayrıntısına girmek istemiyorum. Bu vesileyle tekrar değerli devlet adamı İsmail Cem’in aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.