2 Mart 2011 Çarşamba

137 Fırtınalı Gün...(1)

BAŞLARKEN
Türkiye'nin yakın tarihinde, 1984 yılında Şemdinli ve Eruh baskınlarıyla başlayan PKK mücadelesi, 1998 yılında yeni bir safhaya girmişti. Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in 1 Ekim 1998 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin yasama yılının açılışında yaptığı konuşma, PKK lideri Abdullah Öcalan'ın uzun yıllardır yaşadığı Suriye'yi açıkça tehdit eder nitelikteydi. Gerek bu konuşmanın gerekse diğer askeri ve siyasi baskıların ardından Suriye yönetimi hamisi olduğu Abdullah Öcalan'ı Suriye'den gönderdi. Bu gelişmeden sonra tüm dünyada aylar süren bir kovalamaca başladı.
Yazı dizisi, 1 Ekim 1998'den başlayarak Abdullah Öcalan'ın Kenya'dan Türkiye'ye getirildiği 16 Şubat 1999'a kadar yaşanan olağanüstü gelişmeleri neredeyse gün gün okuyucuya aktarıyor. Türkiye'nin iç barışını ve güvenliğini yakından ilgilendiren bir konuda olağanüstü kararların alındığı ve uygulandığı söz konusu fırtınalı günlerin, Avrupa Birliği (AB) sürecindeki gelişmelerin yanı sıra, Ortadoğu'da olan bitenlerin iyi kavranması için de önemli olduğu tartışılmaz. Bu yazı dizisinin Ankara'da olup bitenler konusunda hem hafızaları tazeleyeceğine hem de kimi ayrıntıda, kimi esasta birçok bilinmeyeni öğrenme keyfini yaşatacağına inanıyoruz.

Demirel'in talimatı: Tehdit edin

30 Eylül, Çankaya
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, gözlüğünün üzerinden danışmanlarına baktı. Başdanışmanı Feridun Sinirlioğlu ve Dışişleri Danışmanı Mehmet Ali Bayar bir gün önce Cumhurbaşkanı'nın istediği 'metni sertleştirme' talebinde fazla ileri gidip gitmediklerinden emin değillerdi. Bir hafta kadar önce yapılan Meclis açış konuşması toplantısında Demirel danışmanlarından
"Suriye konusuna özel önem atfetmelerini" istemişti.
Demirel, kendinden önceki cumhurbaşkanları gibi, geleneksel olarak 1 Ekim'de yapılacak TBMM yasama dönemi açış konuşmasına özel önem verirdi. Bu konuşmaların büyük ağırlığı, bakanlıklar ya da ilgili kuruluşlardan gelen yıllık değerlendirmelerin gözden geçirilmiş özetleri olurdu. Ama giriş bölümlerinde cumhurbaşkanlarının o yıl vermek istedikleri asıl mesajı vurgulamaları adetten olmuştu.
Demirel, 1998'in 1 Ekim konuşmasında "Suriye'ye özel önem" isterken eklemişti: "Bu konuşmada Suriye'ye çok sert ve direkt şeyler söyleyeceğiz. Artık sabrımız taşıyor."
Danışmanlar, Demirel'in cumhurbaşkanlığı makam odasının bir alt katında bulunan özel çalışma bölümünden Türkiye'nin önemli gelişmelerin eşiğinde olduğu duygusuyla ayrılmış, kendi çalışma bölümlerine çıkmışlardı.

Kıvrıkoğlu'nun mesajı
Son bir ay içinde Demirel'in Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu ile hem Milli Güvenlik Kurulu toplantılarında, hem de haftalık görüşmelerinde bu konuya değindiğini biliyorlardı. Orgeneral Kıvrıkoğlu'nun bu görüşmelerde Demirel'e şu mesajı verdiği Ankara'nın derin kulislerinde konuşuluyordu: "Terörle mücadelede elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. Ancak PKK'nın başı Suriye'de oldukça yapabileceklerimizin bir sınırı var. Suriye konusunda çalışmalar yapıyoruz. Müsaade ederseniz bu raporu size sunmak istiyoruz."
Raporun ekim ayı sonundaki MGK toplantısında ele alınması kararlaştırılmıştı. Aslında Genelkurmay, Dışişleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı'nın Suriye üzerinde kapsamlı çalışması 1994 yılında yürütülmeye başlamıştı. 1995 yılında Başbakan Tansu Çiller'in talimatıyla Suriye'de barınan Abdullah Öcalan'a yönelik bir suikast girişimi bile söz konusu olmuştu. Daha sonra kamuoyunda 'Yeşil' kod adı ve Mahmut Yıldırım adıyla tanınan kişinin de katıldığı iddia olunan bu girişim, Öcalan'ın üzerine sürülen bomba yüklü aracın tam hedefi bulamamasıyla başarısız olmuştu. PKK'nın ağırlıkla Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından yürütülen bu saldırıyı önceden haber aldığı, hatta suikastın sonuçlarından
emin olmayan başka devlet kurumları tarafından dolaylı olarak uyarıldığı kulaktan kulağa fısıldanıyordu.

'Suriye'nin gücü çökük'
Ancak bu girişimden çok daha ciddi bir çalışma vardı. Genelkurmay, Suriye'nin askeri gücünün, kullandığı eski Sovyet yapımı silah ve malzemenin giderek çürüdüğü, kullanılamaz hale geldiği değerlendirmesini yapıyordu. 1995 yılı sonunda dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Bir'in makam odasında, dönemin Dışişleri Müsteşarı Büyükelçi Onur Öymen, Siyasi Müsteşar Yardımcısı Gündüz Aktan ve MİT Müsteşarı Büyükelçi Sönmez Köksal'ın da katıldığı gayrıresmi bir toplantıda bu durum ayrıntılarıyla tartışılmıştı. Suriye ordusu dökülüyordu. Herhangi bir sıcak çatışma durumunda, iş yalnızca askeri harekâta kalsa, Türk Silahlı Kuvvetleri önünde direniş göstermesi söz konusu değildi. O dönemde, salt Suriye ordusunun direniş gücünü denemek için Adana'daki 6'ncı Kolordu'ya bağlı tanklar, Suriye sınırını 10-15 kilometre kadar ihlal etmiş, ancak Suriye kara birliklerinin karşılık vermek yerine geri çekildiğini görmüşlerdi.
Buna karşılık bu denemelerin hemen ardından PKK'nın terörist eylemlerinde artış görülüyordu. Şam'daki Hafız Esad yönetiminin tıpkı güneydeki komşusu İsrail'e karşı bazı Filistinli grupları kullandığı gibi, kuzeydeki Türkiye'ye karşı da PKK'yı bir dış politika aracı olarak kullandığı ortadaydı. Terörist gruplara sağladığı destek, neredeyse Suriye'nin en büyük dış politika silahı olmuştu, başka silahı yoktu. Hatta bu toplantının sonunda, bizzat Gündüz Aktan'ın kaleme aldığı 23 Ocak 1996 notası Suriye'ye verilmişti. Türkiye bu notada Birleşmiş Milletler Yasası'nın 51'inci maddesinde savaş nedeni olarak sayılan 'meşru müdafaa' hakkını kullanabileceğini söylemiş, uluslararası hukuk açısından 'uyarı' hakkını kullanmıştı.

Hesap: 12 saatte Şam'a
Askeri uzmanlar, iş çatışmaya dökülürse Türk tanklarının 8 ile 12 saat arasında Şam'a girebileceğini gösteren senaryo çalışmaları dahi yapmışlardı. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, güvenlik konularındaki başdanışmanı emekli orgeneral Nezihi Çakar aracılığıyla bütün bu gelişmelerden haberdardı.
Dolayısıyla Cumhurbaşkanı Demirel, Orgeneral Kıvrıkoğlu'nun Suriye raporunun aşağı yukarı neler içereceğini tahmin edebiliyordu. Askeri alanda kazanılabilecek mücadelenin siyasi nedenlerle kaybedilmekte olduğu endişesine kapılan askerler, mücadelenin siyasileştirilmesini isteyecekti. Adres Suriye idi.
Tam bu günlerde, 15 Eylül'de, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş'in Suriye sınırındaki Hatay'ın Reyhanlı ilçesi yakınlarında bir sınır bölüğü denetimde söyledikleri Türk kamuoyundaki yılgınlık havasında tersine kıpırdanmalara neden olmuştu. Yanında 2'nci Ordu Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman ve 6'ncı Kolordu Komutanı Korgeneral Çetin Saner olduğu halde, muharebe üniforması içinde, kolları sıvalı vaziyette, yani ağır bir sembolizmle konuşan Ateş, parmağıyla Suriye'yi işaret ederek şunları söylüyordu: "Türkiye komşularıyla iyi ilişkiler içindedir. Bizim bu iyi niyetimizi Apo eşkıyasını koruyan Suriye istismar etmektedir. Şunu açık söylüyorum ki, artık Türk milleti iyi niyeti konusunda verdiği gayretin sonuna gelmiştir. Sabrımız taşmak üzeredir. Kimsenin toprağında gözümüz yoktur. Hiçbir ülkenin de bizim topraklarımız üzerinde emellerine izin vermeyiz. Bunu komşumuz Suriye'nin çok iyi anlaması lazımdır."
Daha bir hafta önce Kara Kuvvetleri Komutanı'nın kullandığı 'sabrın taşması' deyimini, şimdi Cumhurbaşkanı konuşma metninde kullanmak istiyordu. Aslında Türkiye bu deyimi geçmişte bir kez daha kullanmış ve sonuç almıştı. Demirel'in başbakan, Erdal İnönü'nün başbakan yardımcısı olduğu DYP-SHP koalisyonunda, dönemin İçişleri Bakanı olan İsmet Sezgin'in Suriye'deki güvenlik temasları öncesinde her iki koalisyon lideri de birer konuşmasında Suirye'nin sabrı taşırmak üzere olduğundan söz etmişlerdi. Bunun sonucunda, Lübnan'ın Suriye kontrolündeki Bekaa Vadisi'nde kurulu PKK'nın 'Mahsum Korkmaz' eğitim kampı kapatılmış, Lübnan hükümeti, Türkiye'nin Beyrut Büyükelçisi Aydan Karahan'ı Bekaa'ya götürerek kampın dağıtıldığını göstermişlerdi.

'Daha sert olmalı'
Danışmanlar bilgisayar ekranının karşısına geçerek, bu ifadeleri diplomasinin serinkanlı diline tercüme etmeye başladılar.
Ortaya şöyle bir paragraf çıktı: "Esasen Suriye, Türkiye'ye karşı açık bir husumet politikası izlemektedir. PKK terör örgütüne aktif destek sağlamayı sürdürmektedir. Tüm uyarılarımıza ve barışçı adımlarımıza rağmen hasmane tutumundan vazgeçmeyen Suriye'yi aklıselime davet ediyoruz. Suriye Türkiye'nin iyi niyeti, sabrı ve dostluğunun kıymetini bilmeli."
İşte danışmanlarının Cumhurbaşkanı Demirel'e sundukları ilk taslak buydu.
Tarih 30 Eylül 1998'di. Meclis konuşması ertesi gündü. Köşk'ün emektar Basın Başdanışmanı Metin Yalman, metni basımevine göndermek için sabırsızlanıyordu. Şaşılacak bir şekilde PKK konusunun fazla öne çıkmadığı Milli Güvenlik Kurulu'nun toplantısı bitmiş, Demirel alt kattaki çalışma odasına çekilmiş, konuşma taslaklarını inceliyordu.
Demirel, gözlüğünün üzerinden danışmanlarına baktı, "Biraz daha sertleştirin" dedi.
Konuşmayı fazla sertleştirdikleri için paylanmayı bekleyen danışmanlar şaşırdı:
- Ne kadar sertleştirelim?
- Tehdit edin.
Danışmanlar yarım saat sonra bir metinle daha geldiler. 'Aklıselim' ile başlayan kısmı çıkarmışlar, yerine "Mukabele hakkımızı saklı tuttuğumuzu Suriye'nin bilmesini istiyoruz" ifadesini eklemişlerdi.
Cumhurbaşkanı Demirel, "Biraz daha sertleştirin" dedi. Kalemini çıkarıp metnin bir yerine çıkma yaptı, "Sabrımız taşıyor deyin, düzgünce cümleleştirin" talimatını verdi.
Cümleleştirdiler: Esasen Suriye, Türkiye'ye karşı açık bir husumet politikası izlemektedir. PKK terör örgütüne aktif destek sağlamayı sürdürmektedir. Tüm uyarılarımıza ve barışçı adımlarımıza rağmen hasmane tutumundan vazgeçmeyen Suriye'ye karşı mukabelede bulunma hakkımızı saklı tuttuğumuzu, sabrımızın taşmak üzere olduğunu bir kere daha dünyaya ilan ediyorum."
Demirel, "Şimdi de bunu Hariciye'ye okuyun" dedi, Dışişleri'nin bilgisi olmadan Türkiye'yi savaşın eşiğine gelecek bir metni Meclis'in açılışında okumak istemiyordu.
Dışişleri Bakanı İsmail Cem yoktu. Bir yurtdışı temastan dönüş yolundaydı. Ulaşmak gece saatlerini aldı. Bakanın Özel Kalem Müdürü Engin Soysal, Sinirlioğlu ile irtibat kurduğunda saat 22.00 civarıydı.

'Devletin siyaseti bu'
Metin okunduğunda Dışişleri Bakanı İsmail Cem'in tepkisi, "Şayet Cumhurbaşkanımız diyorsa, devletin siyaseti bu demektir" oldu.
Cumhurbaşkanı'na tekmil verildikten sonra zaten gerisi tamamlanmış olan konuşma metni Metin Yalman'a teslim edildi; sabah karşı saatlerde de matbaaya verildi.
Ankara, 1984'te PKK'nın Eruh ve Şemdinli baskınlarından bu yana ilk kez siyasi anlamda da savunma konumundan sıyrılıyordu.

Önce TV'ler yakaladı
Türkiye'nin ilk 24 saat haber televizyonu NTV'nin o dönem Ankara bürosunun başındaydım. Ankara'da son günlerde Suriye ve PKK ilişkileri üzerine bazı gelişmeler olduğunu biliyor, ama adını koyamıyorduk. 30 Eylül MGK'sından bu konuda bir şey çıkaramamıştık. Nihayet 1 Ekim sabah saatlerinde Demirel'in birkaç saat sonra yapacağı konuşmanın metnine ulaştım.
Metnin girişinde, 30'uncu sayfada Suriye açıkça tehdit ediliyordu. Köşk'ü aradım. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Feridun Sinirlioğlu'na ulaştım. Metin taslağını okudum ve doğru yorumlayıp yorumlamadığımı sordum. "Doğru yorum" dedi ve bir uyarıda bulundu: "Sayın Cumhurbaşkanı'nın bu bölümü okumayacağını sanmıyorum, ama siz yine de konuşma yaptığı halini bekleyin."
İstanbul haber merkeziyle durumu ele aldık. Cumhurbaşkanı konuşmayı saat 15.00'teki Meclis açılışında yapacaktı. NTV, 13.00 haberlerinden itibaren, Demirel'in konuşmasında Suriye'ye karşı böyle bir uyarı yapmasının 'beklendiğini' vermeye başladı. Sonraki iki saat içinde bütün dikkatler Demirel'in konuşmasındaki Suriye bölümüne yoğunlaştı. Türkiye'nin çoğunluğu aslında böyle bir çıkışı bekliyordu. Demirel, kürsüde bölümü aynen okuyunca Meclis Genel Kurulu'ndan alkış yükseldi. Kamuoyu gibi milletvekillerinin de böyle bir liderlik beklediğinin göstergesiydi bu. Demirel'in konuşması, beklediği etkiyi fazlasıyla yaptı. Uluslararası haber ajansları Türkiye'nin PKK'yı korumakla suçladığı komşusu Suriye'yi açıkça tehdit ettiğini acil haber olarak vermeye başladı.

KATILIM ORTAKLIĞI BELGESİ Dışişleri Bakanı İsmail Cem'in açıklamaları... (4 Aralık 2000)




Dışişleri Bakanı İsmail Cem, AB Genel İşler Konseyi'nin, 4 Aralık 2000 tarihinde Brüksel'deki toplantısında Katılım Ortaklığı Belgesi'ne son şeklini vermesinden sonra gazetecilere açıklamalarda bulundu.Cem, "Katılım Ortaklığı Belgesi'nde, Kıbrıs ve Ege konularında bizim görüş ve duyarlılıklarımızın dikkate alındığı ve Helsinki Zirvesi sonuçları içerisinde kalındığı görülmektedir" dedi.




Dışişleri Bakanı Cem'in açıklamaları şöyle: (4 Aralık 2000)
AB Dönem Başkanının belirttiğine göre, Brüksel'de toplanan AB Dışişleri Bakanlar Konseyi'nde görüşülen Türkiye'nin Katılım Ortaklığı Belgesi üzerinde mutabakat sağlanmıştır. Bu Katılım Ortaklığı Belgesi'nin, Kıbrıs ve Ege konularında bizim görüş ve duyarlılıklarımızı dikkate aldığı ve Helsinki Zirvesi sonuçları içerisinde kaldığı görülmektedir. 8 Aralık tarihinde toplanacak Nice AB Zirvesi'nin tamamlanmasından sonra, Bakanlığımızca ayrıntılı bir açıklama yapılacaktır. Bir iki sual varsa onları alayım.

SORU : Yani Kıbrıs siyasi bir kriter olmaktan çıkarıldı mı?

CEVAP : Efendim bizim isteğimiz şuydu, bu alınmakta olan kararın Helsinki sonuçlarıyla tam olarak uyum halinde olmasıydı. Bu konuda tereddütümüz vardı. Ancak görüldüğü kadarıyla Kıbrıs ve Ege konuları geliştirilmiş siyasal diyalogun çerçevesinde, şöyle diyeyim "in the context of the political dialog" şeklinde tanımlanarak bu belgede yer almakta, dolayısıyla Helsinki'deki tanımlar aynen burada geçerliliğini korumakta.

SORU : Ege'yi çıkarttılar mı?

CEVAP : Evet Ege için de aynı şey. Yani tabii bu belirttiğim gibi daha henüz tam resmileşmiş bir olay değil, onun için ben ihtiyat kaydıyla konuşmaktayım. Fakat belirttiğim gibi bizim duyarlılıklarımız, bizim düşüncelerimizin dikkate alındığı görülmektedir.

SORU : Sayın Bakanım Nice'e gidecekmisiniz Sayın Başbakanla birlikte?

CEVAP : Onu Sayın Başbakanımız takdir edecek.

SORU : Peki efendim, Ulusal Programda Türkiye bundan sonra yoluna devam edecek mi? Kriz bitti yani?

CEVAP : Efendim zannediyorum tabi bu 8'inde kesinleşsin, o zaman ...

SORU : Yani bu haliyle kesinleşirse Ulusal Program devreye girecek?

CEVAP : Zaten Hükümetimizin bu doğrultuda kararı vardı, ve o karar devam ediyor.

SORU : Kriz bitti diyebilir miyiz?

CEVAP : Onu siz söyleyin.

...........................


Önce misafirimiz Kırgızistan Dışişleri Bakanı ile son derece olumlu görüşmeler yaptık. Kendisine tekrar hoşgeldin diyorum ve teşekkür ediyorum.

Malum, Brüksel'deki toplantıda bir politik mutabakat çıktı. Bizim açımızdan değerlendirince şöyle: Bu Katılım Ortaklığı Belgesine, bize göre doğru olmayan bir şekilde bazı yanlış tanımlar eklenmek üzereydi. Bu konuda Bakanlığımız yoğun bir çalışma sürdürdü. Ben en az 12-13 Bakanla kendim görüştüm. Sayın Müsteşarımız ve Avrupa Birliğinden Sorumlu Yardımcısı Avrupa Birliği ülkelerinin hemen hemen bütün başkentlerine gitti, hatta "hemen hemen" değil, tümüne gitti. Orada muhataplarıyla görüştü.

Fransız Başkanlığı doğrusu gerçekten çok iyi bir yönetim gösterdi. Ben Sayın Vedrine'e özel olarak teşekkür etmek istiyorum. Kendisiyle sürekli temasta kaldık. Tabii bütün bunlar ayın 8'inde resmileşecek. Onun için ihtiyat kaydıyla konuşmaktayım. Ancak KOB adaylıktan üyelik sürecine geçişte çok önemli bir dönemeç. Bu dönemeç alınmıştır.

KOB Avrupa Birliğinin özünde tek başına hazırladığı bir belgedir. Yani bizimle ancak istişarede bulunur Avrupa Birliği bu konuda, bizimle müzakere yapmaz. Ancak bu istişare gerçekten çok iyi gelişti. Tam istediğimiz gibi olmadı, fakat bazı yanlışlardan sakınıldı. Şimdi bundan sonrası Ulusal Program hazırlanmasıdır. O da Türkiye'nin tek başına hazırlayacağı, evet istişare ve danışma içinde ama tek başına hazırlayacağı bir belgedir. Bunu Avrupa Birliği Genel Sekreterimiz ve ilgili Bakanlığımız öncelikle gerçekleştirecetir. Elbette bizimle koordinasyon içinde, elbette bizim desteğimizle ve Devlet Planlama Teşkilatının çok önemli olan işbirliğiyle Türkiyemiz bu programı hazırlayacaktır.

Herzaman belirttiğim gibi Avrupa Birliği süreci inişli çıkışlı, zaman zaman sorunlu bir süreçtir. Türkiyemizin bu süreçte başarıyla kendi kimliğini, kendi inançlarını, Cumhuriyetimizin temel ilkelerini, devletimizin üniter yapısını, bütün vatandaşlarımızın eşitliğini, yani Anayasamızda var olan temel ilkeleri özenle koruyarak Avrupa Birliğine üyelik sürecinde Türkiyemiz gelişecektir.

SORU: Efendim bu KOB'de şimdi Geliştirilmiş Siyasi Diyalog ve Siyasi Kriter adı altında bir yeni ara başlık konulmuş oldu. Yunanistan da bunu, müzakere sürecine gelindiği zaman siyasi kriter olarak algılayabilir. Yani biz bunu siyasi diyalog gibi algılarken, Yunanistan da tatmin olmuş olabilir bundan.

CEVAP: Bunların hepsi teorik tartışmalar. Orada hukuken mesele çok açıktır. Böyle bir teorik tartışmayı çok ileri götürüp de tahrik edici sözler söylemenin anlamı yoktur bizim açımızdan. Herşey meydandadır ve Helsinki'deki Geliştirilmiş Siyasal Diyalog tanımı ve bu tanımla belirtilen iki konu aynı şekilde şimdi bu KOB'ne yerleştirilmiştir. Yani burda bize göre herhangi bir sorun mevcut değildir. Herkes istediği gibi düşünür. Kaldı ki onu ben hep söylüyorum, bu iki konu Türkiyemiz açısından mesele olan konular değildir. Şöyle ki, orada 4. Madde Türkiye'nin zaten fazlasıyla gerçekleştirdiği, zaten her zaman kendini hazır hissettiği, bunu açıkladığı, zaten benim katıldığım Hükümetlerden önceki Hükümetlerin doğru bir şekilde ortaya koyduğu ve bizim o günden bu yana izlediğimiz politikadır. Ama biz bunu geçmişte çok iyi anlatamıyorduk. Şimdi daha iyi anlatabilmekteyiz.

Kıbrıs konusu, Kıbrıs dediğiniz vakit, o gayet açıktır. Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin aracıyla konuşma çalışmalarına, Kıbrıs'da bir kapsayıcı çözüm bulma yolundaki çalışmalarına destek vermektir, yani budur. Yoksa Kıbrıs meselesini çözeceğiz, çözmeyeceğiz gibi bir mesele değildir. Biz Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin çalışmalarına her zaman destek verdik, bu bağlamda, bu çerçeve içinde. Burda tabii destek vermek her söylediğini doğru bulmak, yanlışları kabullenmek, yanlış yapana "aferin iyi yaptın" demek değildir. Destek vermek aynı zamanda yanlışı göstermektir, doğru yola işaret etmektir. Nitekim benim Katar'ın başkenti Doha'da Birleşmiş Milletler Genel Sekreteriyle yaptığım uzun görüşmede Sayın Genel Sekreterin o sözlü açıklaması üzerine, bu sözlü açıklamayı ne kadar yanlış bulduğumu madde madde kendisine sundum. Bunu yaparken ben aslında destek verdim onun çalışmalarına. Kalkıp da yanlışı görmezden gelseydim o zaman destek değil köstek olmak anlamı taşırdı. Yani bizim açımızdan bunların çok büyük bir mesele olacağını zannetmiyorum. Türkiye doğru bir yoldadır. Türkiye doğru olanı yapmaktadır ve yapmaya devam edecektir.

HELSİNKİ ZİRVESİ



Dışişleri Bakanı İsmail Cem'in açıklamaları...
30 Kasım 1999

Dışişleri Bakanı İsmail Cem, Helsinki Zirvesi öncesi, Türkiye-AB ilişkileri ve Yunanistan konusunda açıklamalarda bulundu...

Dışişleri Bakanı Cem'in açıklaması şöyle:
(30 Kasım 1999)

Türkiye'nin, Avrupa Birliği Helsinki Zirvesi'ne dönük tutumu, Yunanistan'la ilişkileri ve bunların yansımaları konusunda, çeşitli haberler yayınlanmaktadır. Bunların bir bölümü gerçeği yansıtmadığı gibi, yanıltıcı da olabilmektedir. Öte yandan, aynı konularda basın mensuplarınca Bakanlığımızdan bilgi istenmektedir. Durumun daha iyi anlaşılabilmesi amacıyla bu değerlendirmeyi yapmaktayım:

1) Türkiye, 1963'den beri, o zamanki adı "Avrupa Ekonomik Topluluğu" olan Avrupa Birliği'yle ilişkilerini geliştirmek hedefini benimsemiştir. Bu kararlılık, son 37 yılda kurulmuş bütün hükümetlerimizin TBMM'den onay almış programlarında ifade edilmiş, AB üyeliğinin 1963 Ankara anlaşmasından doğan bir hak olduğu vurgulanmış, bu doğrultuda politikalar izlenmiştir. Nitekim, 1996'da gerçekleşen "Gümrük Birliği", önemli bir aşama olmuştur. Hükümetimiz de, AB ile ilişkilerin geliştirilmesi ve AB üyeliği konusunda aynı kararlılığı sürdürmüştür.

Bütün hükümetlerimizin bu ortak yaklaşımını, Atatürk'ün "... çağı paylaşmak" idealinin bir yansıması olarak nitelemekteyiz.

2) Türkiye olarak, AB üyeliği, bizim öncelikli bir amacımızdır: bir saplantı değildir. AB boyutunun tamamlanmaması halinde, Türkiye'nin, iddiasında, çağdaşlığında ve demokrasisinde geri kalması söz konusu olamaz; yoluna zaten devam etmektedir. Türkiye, ekonomi, demokrasi, yönetim, hukuk, siyaset gibi alanlarda zaten kendini sürekli geliştirmektedir. AB adaylığı ve üyeliği, bu gelişmeye güç ve hız katacaktır.

3) Türkiye ile AB ilişkileri, AB'nin "genişleme sürecine" ilişkin 1997 Zirvesinde, Türkiye'ye adaylık konumunun resmen tanınmayışı nedeniyle sarsıntı geçirmiştir. Önümüzdeki 1999 Zirvesinde bu ayırımcılığa son verilmesini Türkiye beklemektedir.

Türkiye, AB'nin Amsterdam Anlaşması ve Kopenhag Ölçütlerini benimsediğini esasen açıklamıştır. Bu çerçevede, Türkiye, öteki aday ülkelerle eşit muamele beklemektedir. Türkiye, öteki adaylarınkinden farklı şartları karşılamak, önşartlar kabul etmek durumunda da değildir.

4) Türkiye, AB üyeliği yolundaki gelişmesinin, Türkiye'nin içinde yer aldığı geniş coğrafyanın güvenliğine, istikrarına ve ekonomik büyümesine ciddi katkı sağlayacağı düşüncesindedir. AB'nin sınırlarının - bugün olduğu gibi - Balkanlardan ve Ege'den geçmesi, ister istemez, Türkiye ve Yunanistan'ı, bu sınırın iki tarafında karşı-karşıya konuşlandırmış olmaktadır. Bu, istenmese de, potansiyel bir karşıtlık durumudur. Türkiye'nin AB adaylığı ve üyeliği, potansiyel karşıtlığı ortadan kaldırarak Balkanlarda ve Ege'de istikrarın, işbirliğinin güvencesini sağlayacaktır.

5) Türkiye ve Yunanistan arasında Ortak Çalışma Komiteleri girişiminin başlatıldığı 1999 Mayıs'ından bu yana, önemli ve olumlu gelişmeler gerçekleşmiştir. Karşılıklı siyasi irade ve iyi niyet olduğunda, iki ülkenin, aralarındaki sorunları ortak çalışmalarla çözebileceğine ve kalıcı dostluk kurulabileceğine inanmaktayız. Son aylar, bu inancımızı güçlendirmiştir. Bu olumlu sürecin genişleyerek devamını içtenlikle arzu etmekteyiz.

6) Türkiye ile Yunanistan'ın 1999 Mayıs'ından beri geliştirdiği ilişkiler ileri bir düzeye ulaşmış ve ortaya somut sonuçlar çıkmıştır:

Türk-Yunan ortak komite çalışmalarında mutabakata varılmış bulunan metinler, "imza" aşamasına gelmiştir. Ele alınan konular, "ikincil" değil, önemli konulardır. Özellikle, "Örgütlü Suçlar, Uyuşturucu Kaçakçılığı, Yasadışı Göç ve Terörle Mücadele" konusundaki anlaşma, Türkiye tarafından, ilk günden beri, ilişkilerin gelişmesinde öncelik olarak nitelenmiştir.

Türk-Yunan ilişkilerindeki mevcut olumlu gelişme sürecinin engelle karşılaşmaması durumunda, bu anlaşmalar 1999 Aralık ayının ortalarında imzalanabilecektir. Bu bağlamda, Yunanistan Dışişleri Bakanı'nın ülkemize davet edilmesi, anlaşmaların imza töreninin yapılması, iki ülke arasındaki ilişkilerin geleceği, Avrupa Birliği ve bölge konularında işbirliği imkanlarının değerlendirilmesi öngörülmektedir.

7) Ortak Komite çalışmalarının başlamasından sonra, iki ülke arasındaki ilişkiler, somut sosyal, ekonomik ve siyasal gelişmelere yol açmıştır. İki toplumun sivil kesimleri, sürekli bir diyalog içindedir, karşılıklı ziyaretler, ortak etkinlikler birbirini izlemektedir. İki ülkenin arasındaki ekonomik ilişkiler artmıştır. Ege'deki gerilim ortamı, yerine yumuşamaya bırakmaktadır. Balkanlar'da istikrar için işbirliği yapılmaktadır. Bütün bu gelişmeleri hızlandırarak sürdürmek her iki ülkenin de yararınadır.

8) Türkiye ile Yunanistan arasında, özellikle Ege'de çözüm bekleyen sorunlar mevcuttur. İki komşu ve müttefik ülkenin iki tarafca da kabul edilebilir yollardan bütün bu sorunları zamanla aşarak Ege'yi bir dostluk ve barış denizine dönüştürmeleri mümkündür. İki ülkenin ortak hedefi bu olmalıdır.

Bu hedefe varmak için Ege'de tek taraflı hareketlerden uzat durulmalı, tahrik ve tehditten kaçınılmalı, karşılıklı kaygılar ve çıkarlar dikkate alınmalı, güven ve güvenlik ortamı oluşturulmalı ve bu çerçevede sorunlar barışçı yöntemlerle çözümlenmelidir. Biz bu yönde ortak çalışmaya hazırız. Türkiye'nin Yunanistan'dan herhangi bir toprak talebi bulunmamaktadır. Türkiye, Gündem 2000 belgesinin iki ülke arasındaki sorunların çözümü için uygun yöntemler içerdiğini değerlendirmektedir.

Öte yandan, Avrupa Birliği dönem başkanı Hollanda'nın girişimiyle 1997 Nisan ayında Türkiye ve Yunanistan'ın üzerinde mutabık kaldığı "Akil Adamlar Grubu" çalışmasının, yeniden başlatılabileceği düşüncesindeyiz. Helsinki Zirvesinin adaylık kararını alması durumunda harekete geçebilecek Akil Adamlar girişimi, Ege sorunlarına barışçı yöntemlerle çözüm arayışına katkı getirecektir.

9) Türkiye, Kıbrıs konusunu AB ile ilişkilerinin dışında tutmuştur. Türkiye, AB ilişkilerinin Kıbrıs bağlamında değerlendirilmesine kesinlikle karşıdır. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin tek taraflı olarak yaptığı AB üyelik başvurusuna ilişkin hukuki ve siyasi itirazlarımız geçerliliğini korumaktadır. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin, New York'ta taraflarla aracı ile konuşmalar başlatmakta olduğu bir dönemde, bu süreci ve kapsamlı çözüm şansını olumsuz etkileyebilecek söz ve davranışlardan kaçınılması, aksine, tarafları eşit biçimde teşvik edici olunması gerektiğine inanmaktayız.

10) Bu düşünceler çerçevesinde, Helsinki Zirvesinin hem Türkiye-AB ilişkileri hem de Türkiye ile Yunanistan arasındaki olumlu süreç bakımından önemli bir fırsat yarattığı görülmektedir. Bütün AB ülkelerinin bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmelerini beklemekteyiz.

1 Mart 2011 Salı

DÖNEMİN DIŞİŞLERİ BAKANI İSMAİL CEM: Çin ve Rusya'nın tutumu belli Araplar da bizi desteklemez

DÖNEMİN DIŞİŞLERİ BAKANI İSMAİL CEM:
Çin ve Rusya'nın tutumu belli Araplar da bizi desteklemez









"Sanırım ilk defa, dünyayı yönetenlerde, hükümetlerde, Türkiye'nin
hakikaten Suriye'de ciddi bir harekete geçebileceği konusunda bir
düşünce belirmiş vaziyette... Hep bir bilgilendirme işlevi içindeyiz,
bu işleve devam edeceğiz. Ve en iyi şekilde yapıyoruz, yapacağız.
Ancak bunu yaparken, 'Biz bunu yapacağız, dolayısıyla da Arapları
etkileyeceğiz, Araplar yanımızda yer alacak' gibi bir beklentinin
içinde değiliz.
Meselenin (BM) Güvenlik Konseyi'ne gitmesi halinde Çin'in ve Rusya'nın
şimdiden belli olan tutumunda hiçbir değişiklik olmayacaktır. Belki
Fransa üzerinde -ki Fransa bizim için hassas bir ülkedir, Suriye'ye
yakındır, ama bizim, üzerinde özel olarak çalıştığımız bir ülkedir-
bir etkimiz olabilecektir.
Biz Arap dünyasında, sizin çok doğru, çok güzel koyduğunuz şekliyle,
'Suriye ile bu aşamada bir arada olmak demek, ona destek vermek demek,
katillere destek vermektir' mesajını işlemekteyiz.
Ancak Arap dünyasında da gerçekçi bir bakışla belki Ürdün'den bir şey
olabilir, ama onun dışında herhangi bir ülkenin, bir çatışma durumunda
Türkiye'yi destekleyeceğini beklememiz de kolay değildir. Dolayısıyla
bütün bu güçleri biraz daha Türkiye'den yana koşullandırmak, dünya
basınını daha haberli kılmak, işadamlarını devreye sokmak Fransa'da
başarılı bir deneyimimiz oldu- sivil, politikacı, asker, bütün
güçlerimizin, bütün katmanlarımızın kendi kulvarlarında bunları
anlatmasını önermek, düşünmek... Şu aşamada tanıtma yolunda
yaptıklarımız bunlardır efendim."
ESKİ DIŞİŞLERİ BAKANI DIŞA DÖNÜK MİLLİYETÇİLİĞİ SAĞLIKLI BULUYOR:
CHP'nin milliyetçiliği olumlu




Toplumu meydana getiren unsurlar, 'Sen Lazsın, ben Kürdüm, öteki
Çerkez, beriki Alevi, bir başkası Hıristiyan' gibi ayrışmaları
körüklemekteyse, bu tarz kendine dönük milliyetçilik ciddi sorunlar
yaratır. Buna karşılık, kendini başkalarından üstün farz etmek ve
başkasının toprağına uzanmak gibi hastalıklara kapılmadan milletinin
hakkını dışarıya karşı savunup haksızlıklara direnmek olumlu anlamda
milliyetçiliktir


FİLLERİ TEPEYE TAŞIYAN ADAM
İSMAİL CEM

Genel olarak sol ve CHP Türkiye'nin AB üyeliğine karşı mı?
Bu, son zamanların moda olmuş mugalata (demagoji) örneklerinden
biri... CHP, AB üyeliğinin öncüsü olmuştur, halen de öncüsüdür. Bu
süreç rahmetli İnönü döneminde başlamıştır. 40 yılda yapılamayan,
Aralık 1999'da, solun iktidarında başarılmış ve Türkiye'nin AB
adaylığı gerçekleşmiştir. Bu noktaya, kapı kapı dolaşıp icazet
aranarak ya da iktidarın Türkiye'nin iç dengelerindeki zaafını
kapatmak için AB'nin her yanlışına "evet" denerek değil, gereğinde
direnerek ve gereğinde 'hayır' denerek ulaşılmıştır.

Öyleyse bugün CHP neden AB sürecine muhalefet ediyor?

AKP teslimiyetçi politika izledi
AB üyeliğini önemsediği için... AKP'nin teslimiyetçi ve kişiliksiz AB
politikasının, Türkiye'yi AB'ye yakınlaştırmadığını, bilakis onu
AB'den uzaklaştırdığını gördüğü için...
Zaten o yüzden, 2002 Kasım'ında iktidar devredilirken yüzde 70 olan AB
üyeliğimize olumlu bakan vatandaşlarımızın oranı, bugün, 2006'nın ekim
ayında yüzde 30'a gerilemiş durumdadır. Aynı zaman kesitinde,
Türkiye'ye olumlu yaklaşan AB vatandaşlarının oranı da yüzde 30'ların
üzerinden, yüzde 20'lere düştü... Doğrusu bütün ilgilileri kutlamak
(!) gerekir...

CHP'nin milliyetçi bir çizgiye geldiğini düşünüyor musunuz?
Milliyetçilik, bir toplumun "kendi içine yönelik" ise zararlıdır.
Yani, toplumu meydana getiren unsurlar, "Sen Lazsın, ben Kürdüm, öteki
Çerkez, beriki Alevi, bir başkası Hıristiyan" gibi ayrışmaları
körüklemekteyse, bu tarz kendine dönük milliyetçilik ciddi sorunlar
yaratır.
Buna karşılık, bir toplumun "kendi dışına dönük" milliyetçiliği,
kendini başkalarından üstün farz etmek, başkalarının toprağına uzanmak
gibi hastalıklara kapılmamışsa, kendi milletinin hakkını dışarıya
karşı savunuyor, dışarıdan gelen haksızlıklara direniyorsa, bu olumlu
anlamda milliyetçiliktir.
Türkiye'nin hakkını arayan ve alan Milli Mücadele, dışa dönük, doğru
bir milliyetçilik örneğidir. Ya da 1997-2002 döneminde, Türkiye'nin
izlediği AB siyaseti, doğru milliyetçilik anlayışının, AB ile
bütünleşirken, hakkımızı yedirmemek direncinin yansımasıdır;
Türkiye'ye karşı ayırımcılığa, haksızlığa geçit vermemiş, hep saygı
telkin etmiş bir siyasettir. CHP'nin milliyetçilik anlayışı budur.

Solda birlik için umutsuzum

1983'de Mitterrand'ın "Çağdaş çoğunluk" stratejisini Türkiye'ye
tanıtmıştınız. Bugün solda birlik şansı görüyor musunuz?
Solun birlikteliğinden umudu kesmiş gibiyim; bunu çok denedik, fakat
başaramadık. Nedenleri uzun, girmiyorum.
"Çağdaş çoğunluk" yaklaşımı, solun tarihsel gelişim çizgisiyle ve
toplumların değişim özellikleriyle uyumlu olan, kendini öncelikle
Avrupa'da kanıtlamış bir yaklaşım. Özeti şu:
Solun temeli olan emek, teknolojinin ve toplumların değişim sürecinde,
daha kapsayıcı bir nitelik aldı. Malum, ilk başta sol olarak sadece
mavi yakalılar (fabrika işçileri) vardı. Sonra beyaz yakalılar (büro
çalışanları) işçi sınıfına dahil görüldü. Sonra, serbest meslek
sahiplerinin bazı kesimleri, özellikle doktorlar, mühendisler,
avukatlar, teknokratlar; ardından solun ilkelerini benimseyen, kendini
solda niteleyenler, emeğin içinde ya da yanında tanımlandı. Özetle,
sol ve emek kavramlarının sınırları genişledi, bu kavramlar daha
kapsayıcı oldu.
Bu, bir bakıma kaçınılmaz bir oluşum diye yorumlanabilir. Temeldeki
emek -sermaye çelişkileri sürmekle birlikte, bu çelişkinin niteliği ve
insan hayatındaki önemi, teknolojideki, ekonomideki, sosyal ve siyasal
hayattaki gelişmelerden etkilendi. Basit bir-iki örnek vereyim:

Temel tercihler yenilenmeli
Bugün, işçinin çocuğu da, burjuvanın çocuğu da benzer kot pantolonlar,
gömlekler, saç modelleri ile ortalığa salınıp aynı pop konserlerinde
aynı şarkıları benzer biçimde paylaşmaktaysa ya da solun uzun süre
iktidar olduğu İsveç, İngiltere gibi ülkelerde, varlıksız ailelerin
çocukları, varlıklıların çocuklarıyla neredeyse eşit eğitim imkanından
yararlanabilmekteyse, hayata benzer koşullarda başlayabilmekteyse, o
zaman, bazı çelişkiler, geçmişteki etkinliğinden kaybetmektedir.
Sol olarak, bu gelişmeler karşısında derdimize yanacak ve mücadeleyi
bırakacak değiliz elbette; moda deyişin aksine değişmeyeceğiz
elbette... Ama özümüzü korurken ve temel tercihlerimizi, eşitlik,
özgürlük, cumhuriyetçilik, adalet, dayanışma önceliklerimizi aynen
sürdürürken, yaklaşımlarımızı, yöntemlerimizi yenileyeceğiz ve çağa
uyarlayacağız.

Emeklerim helal olsun

Gazetecilik, radyo-TV yöneticiliği, yazarlık, siyaset, diplomasi... Bu
alanların hepsinde iyi izlenimler bıraktınız. Geriye baktığınızda
nasıl bir muhasebe yapıyorsunuz?
"Verdiğim tüm emeklere helal olsun" diyorum. Verdiklerinin karşılığını
hayattayken görebilen az sayıdaki mücadele insanından biriyim. Hele şu
hastalıkta, vatandaşlarımdan olağanüstü yakınlık buldum. Siyasal
görüşlerimi paylaşsın, paylaşmasın, vatandaşlarımdan gelen aynı ortak
sevgiyi ve ortak duaları yaşadım. Bir mücadele insanı için bundan daha
değerli bir karşılık olabilir mi?

Pişmanlıklarınız var mı?
Evet. Muhasebemin eksi tarafında, çocuklarıma ve aileme gönlümce vakit
ayıramamak, eğitimlerine, gelişmelerine yeterince katkı yapamamak var.
Bir mücadele insanının çocukları olmanın haksız bedeli bu...
Allah'tan, eşim çok yetenekli bir anne ve bilgili bir insan olarak bu
açığı kapattı.
Bunları söylüyor, sonra da "Haksızlık mı ediyorum" diye düşünüyorum:
On binlerce çocuğumuz, "siyaset suçlusu" babalarını hiç göremeden
büyüdü; aileler perişan oldu. Bu durumda yakınmaya hakkım yok sanki...

AKP fırsatı kaçırdı

AKP'nin iktidar performansını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye'de bugün sağcısı solcusu, zengini yoksulu, işçisi köylüsü,
memuru esnafı herkes gerilimsiz ortam ve barış istiyor. AKP bu yolda
müthiş bir fırsatı ele geçirdi ve heba etti.
Oysa örnek de var: 1995-2002 döneminde sol, TBMM'deki sayısal zaafına
rağmen, iç ve dış barışa dönük bilinçli politikalarla hem topluma
rahatlık ve uyum getirdi, hem de bundan siyasal kazanç sağladı.
O yıllarda, Ecevit'in katıldığı yahut yönettiği koalisyon
hükümetleriyle, CHP'nin, DSP'nin geliştirdiği yaklaşımlarla, toplumda
bir barış ve anlayış rüzgârı estirildi.
O dönem solunun, inançlara saygılı laiklik anlayışı, Anadolu
kaynaklarını da solun değerlendirmesi söylemi hatırlardadır. Bu
yaklaşım, gerilimleri azaltmak yönünde olumlu sonuçlar vermiştir.
Aynı şekilde, 1997'de Türkiye dış siyasetini yenilerken, neredeyse
bütün komşularıyla ve AB ile kavgalıydı. ABD, Türkiye'nin, parasını
ödeyip Amerika'dan satın aldığı iki savaş gemisinin ABD'den çıkışına
izin vermiyordu. Suriye'yle, Irak'la sorunlar diz boyuydu.
İran, Ankara Büyükelçisini, biz, Tahran Büyükelçimizi geri çekmiştik.
Bulgaristan'la, Ermenistan'la sorunlar devam etmekteydi. Yunanistan,
Türkiye'ye yönelik bölücülüğün mayalandığı başlıca mekân konumundaydı.
İki yıl içinde bu sorunlar büyük ölçüde çözüldü. Türkiye, içte ve
dışta daha gerilimsiz bir ortama kavuştu; 1999-2002 döneminde, terör
olayları da neredeyse son buldu.

Hükümetin hataları
Bizim zor koşullarda, eksik güçle ve koalisyon gerçeklerinde
yapabildiklerimizin çok daha fazlasını AKP yapabilirdi; Türkiye'ye
gerçekten anlayış, uzlaşma, iç ve dış barış yönünde adımlar attırabilirdi.
Meclis'in üçte ikisini oluşturan bir siyasal güç, saçma-sapan laiklik
tartışmalarına, bitip tükenmez türban sorunlarına hem de taraf, hatta
tahrikçi olarak katılmasaydı, Türkiye'nin değil, yandaşlarının
iktidarı konumuna gelmeseydi, bunların yerine, laikliğin daha da
gelişip yerleşmesine destek vereceğini, türban sorununun özünde sivil
topluma ait olduğunu, cumhuriyetçilik, yurttaşların eşitliği gibi
anlayışların inançlar bağlamında da gelişeceğini söyleyebilseydi,
sözlerinin arkasında durabilseydi, bugün gerilimsiz, kendi içinde
uzlaşmış bir Türkiye olurduk.
AKP, Başbakan'ın anlamadığı bir AB siyasetiyle AB ilişkilerini altüst
etmeseydi, ABD'ye tutamayacağı sözler verip yakın tarihin en büyük
askeri-diplomatik skandalına yol açmasaydı, yeterince düşünülmemiş
beyanlarla ABD yönetimini çıldırtmasaydı, Türkiye'nin içinde ve
çevresinde bir anlayış ortamı yaratabilirdi. Bundan, Türkiye gibi, AKP
de yararlanırdı. Ne yazık ki, AKP, Türkiye'yi tam aksi yöne sürükledi.

İstenmeyen kişi Çankaya'ya olmaz

Erdoğan cumhurbaşkanı olur mu?
Sayın Erdoğan'ın kavgacı ve köşeli yaklaşımları, davranış özellikleri
ve üslubu, Türk halkının zihnindeki cumhurbaşkanı imajı ile
örtüşmüyor. Cumhurbaşkanı siyasetçi olabilir, taraf da, AKP'li de
olabilir, ama toplumun büyük kesimlerinden ciddi tepki alan,
"istenmeyen kişi" olamaz.
Sayın Erdoğan'ın bu konuyu fazla zorlamamasını doğru bulurum. Hele AKP
2007 seçiminde tek başına iktidar olamamışsa, cumhurbaşkanı
yetkilerinin, parasal kaynaklarının tartışılıp kısılacağı tatsız bir
döneme tanık oluruz.

AB KONUSUNDA İSMAİL CEM'DEN 'KAYBETTİREN OYUN' UYARISI: Batı, 500 yılın rövanşını alıyor


AB KONUSUNDA İSMAİL CEM'DEN 'KAYBETTİREN OYUN' UYARISI:
Batı, 500 yılın rövanşını alıyor


İsmail Cem, AB'nin Türkiye'ye yaklaşımını AKP dönemiyle birlikte
değiştirdiğini, olası gelişmeler çerçevesinde Türkiye'nin AB
üyeliğinin mümkün gözükmediğini söyledi ve ekledi: Türkiye'ye karşı
tarihsel komplekslerinden, dinsel bağnazlıkla ırkçı titreşimlerden
kurtulamayan bazı AB çevreleri, meydanı boş buldu ve adeta 500 yılın
rövanşını almaya özeniyor



FİLLERİ TEPEYE TAŞIYAN ADAM
İSMAİL CEM


AB ile ilişkileri nasıl görüyorsunuz?
Avrupa Birliği (AB) ile ilişkiler, sonucu olmayan ve maalesef
Türkiye'ye kaybettiren bir aldatmacaya dönüştü. "Türkiye'ye özel
statülü, yarım üyelik veremezler" deniyor. Oysa, Türkiye'ye yarım
üyelik, özel ve 2. sınıf konum, "sakıncalı üye" statüsü zaten verilmişti.
2004 AB zirve kararı ile AB anlayışının özü, vazgeçilmezi olan
"serbest dolaşım ve çalışma hakkı" Türkiye'den esirgenmiş, AKP de bu
eksik üyeliği kabullenmiştir. "Özel statü", "yarım üyelik" işte budur.
AB ile ilişkilerin düzelmesi artık çok zor; gelecekte kişilikli bir
siyasi iktidar oluştuğunda bile çok zor.

AKP hükümetinin hataları
Neden bu duruma düşüldü?
İlk neden siyasal iktidarın, 2002 sonrasında inanılmaz bir zaaf ve
teslimiyet içine girmesi. İkincisi, AB'nin bu olumsuzlukları
acımasızca istismar etmesi ve AKP yönetiminin bunlar karşısında
tepkisiz, çaresiz bir siyaset izlemesi...
AB, Türkiye'ye yaklaşımını AKP dönemiyle birlikte değiştirmiştir.
Türkiye'ye karşı tarihsel komplekslerinden, sevgisizliklerden, dinsel
bağnazlıktan ve ırkçı titreşimlerden kurtulamayan bazı AB çevreleri,
meydanı boş bulmuştur. Bu çevreler, adeta 500 yılın rövanşını,
kendilerince, almaya özenmekteler.

Dışişleri etkisiz mi kalıyor?
Bizim Dışişleri Bakanı'mız ve örgütümüz AB konusunda devre dışı
bırakıldı. AB'ye ilişkin tüm stratejik kararlar, Başbakan ve birkaç
özel danışmanı tarafından alınıyor. Kıbrıs konusunun ilk kez hukuki
bir önkoşul olarak Türkiye tarafından teslim edildiği 2002 Kopenhag
zirvesinde de, 2004 nihai kararında da, tek söz sahibi ve sorumlu
Başbakan'dır. Maalesef, Türkiye'nin AB ilişkilerine ve uluslararası
konumuna en büyük zararı bizzat kendi Başbakan'ı vermiştir.

Türkiye'nin bir gün AB üyesi olabileceğine inanıyor musunuz?
Gerçekler ve olası gelişmeler çerçevesinde, Türkiye'nin üyeliği mümkün
gözükmüyor. AB'nin büyük ülkelerinden Fransa, hem Türkiye için
referandum yapacağını hem de Ermeni "soykırımı" iddialarını kabul
etmezse üyeliğini engelleyeceğini açıklıyor.
Chirac sonrasının devlet başkanı adayı Sarkozy, Türkiye'nin AB'ye
girmesini önlemeyi misyon olarak görüyor. Fransız halkı, Türkiye'nin
üyeliğine karşı çıkmak yarışında önde geliyor. Avusturyalılar ise
"Türklerin Avrupa'ya girmesini tarihte biz engelledik, bugün de biz
önleyeceğiz" diyor.
Bunların peşine takılacak bir dizi küçük ülke de söz konusu... Hayal
görmemek gerekir.

AB ile ilişkiler kopmaz
Ne yapılabilir?
Öncelikle içteki güç dengelerindeki zaafı, dış dinamiklerle kapatmak
özlemlerini ve kişiliksizliği, tarihin çöp sepetine fırlatmak lazım.
Öte yandan, halen AB ile her ne kadar en önemsiz konular müzakere
edilmekteyse de bunları iyi niyetle sürdürmek ve yararlanabileceğimiz
hususları öne çıkarmak gerekir. En önemlisi, AB ile anlaşmalarımızı,
AB hukuku çerçevesinde AB ile birlikte gözden geçirip değindiğim
yanlışları gidermek...
Bu farklı yaklaşımla AB ile ilişkiler kopmaz, bilakis sağlıklı bir
ortama kavuşabilir. Türkiye, gereğinde ilişkilerin AB ya da Türkiye
tarafından askıya alınabileceğini hesaba kattığını da muhatabına
anlatabilmelidir.

En büyük kaygım azınlıklar konusu
Müzakere sürecinde sizi en fazla kaygılandıran nedir?
AB'nin azınlıklar konusunu ırkçı bir anlayışla Türkiye'nin önüne
getirmesi, AKP'nin de bunu kabullenmesi...
Bu, Türkiye'de ırkçı süreçleri, etnik siyaseti, bölücülüğü özendiren
ve güçlendiren bir yaklaşımdır. Bazı AB ülkeleri, bakanlığım döneminde
de buna kalkışmıştı. Ancak, benimle birlikte bakanlıktaki tüm değerli
arkadaşlarımın AB hukukuna dayalı kesin reddi ve "Gerekirse adaylıktan
vazgeçeriz" uyarısı karşısında ısrarını terk etmişti. AKP iktidara
gelince, aynı AB çevreleri, hemen her istediklerini, Türkiye'ye
ilişkin metinlere koydurtmaya başlamıştır.

Bunlar diğer üyelerde rastlanmayan koşullar mı?
AB hukukunda azınlıklara çok genel çerçevede, herkesin benimsediği
insancıl ölçülerle değinilir. Bunların ihlali durumunda AB devreye
girer. Bu doğaldır, ayrıca gerçekçidir. Oysa 2004 kararlarında AB,
Türkiye için yeni azınlık kategorileri isimlendirmiş, bunlara ilişkin
talepler oluşturmuştur. Bunlar AB hukukunun tabii ki dışındadır.

Niye yapıyor AB bunu? Türkiye'yi bölmek için mi?
Hayır. Türkiye gibi, çevresindeki büyük coğrafyayı ve İslam dünyasını
etkileyebilecek bir ülke üzerinde denetim kurabilmek, ona karşı koz
oluşturmak için...
Tarih sürecinde Osmanlı'yı ve Türkiye'yi Balkanlar'dan, Ortadoğu'dan
dışlamak amacıyla ustalıkla kullandığı azınlıklar kozunu, günümüz
gerçeklerinde canlı tutabilmek için...

Ne değişti azınlıklar konusunda?
2000 Katılım Ortaklığı Belgesi'ndeki anlayış, hak ve özgürlüklerin
"topluluklar"a değil, "yurttaş"a, "birey"e ait olduğudur.
Bu anlayışın temelinde Fransız hukuku vardır, Osmanlı geleneği ve
cumhuriyet laikliği de bu yaklaşımı paylaşır. Hak ve özgürlükler,
"topluluklar", "ırklar", "azınlıklar" değil; "yurttaş', "birey",
"vatandaş" temelinde tanımlanmıştır.
AKP dönemiyle birlikte AB, azınlıklar üzerine ırk temelinde yeni bir
yaklaşım ve terminoloji getirdi. Türkiye'de hak ve özgürlükleri, bazı
üye ülkelerde ve Türkiye'de olduğu gibi "yurttaş temelinde" değil,
"ırklar-etnik gruplar" temelinde tanımlayarak, bu tanımı 2004
belgelerine kaydetti. AKP de bunları benimsedi. Bu son derece
tehlikelidir. Böyle bir gerilim ortamında AB ilişkilerinin gelişmesini
beklemek boş hayalden ibarettir.

En Batı yanlısı iktidar
Türkiye'nin son zamanlarda Batılılaşma tercihini bırakıp yüzünü
Doğu'ya çevirdiği belirtiliyor. Katılıyor musunuz?
Ben biraz farklı düşünüyorum. Türkiye, hem Asyalı hem Avrupalı olan
birkaç ülkeden biridir; hem Batılı hem Doğulu olabilmek Türkiye'nin
tarihsel önceliğidir. Bunun bilincinde olduğu durumlarda ve buna
inanan liderlerle Türkiye her zaman kazanmıştır. İlginçtir, Mustafa
Kemal bize "Avrupa" değil, "çağdaş medeniyet" seviyesine ulaşmayı
hedef göstermiştir. Batı'nın demokrasisini, özgürlüklerini, ileri
insan ve ekonomi ilişkilerini elbette paylaşalım. Ama aynı Batı'nın
tarihteki gaddarlığını, bencilliğini, üstünlük ve aşağılık
komplekslerini kendimize ölçü almayalım.
AKP iktidarı belki yüzünü, gönlünü Doğu'ya çevirdiğini sanıyor ama
uygulama tam tersi... Böylesine Batı bağımlısı bir iktidarı Türkiye
pek yaşamamıştır. Batılılar adeta oyun oynuyor bizim yöneticilerle;
her türden haksızlığı, çifte standardı layık görüyor. Ancak
iktidarımız, medyamız, karar oluşturan ve karar verenler genellikle
bundan şikâyetçi değil; yani alan da memnun, satan da...

Mevlam bakalım n'eyler...
Hastalığınız nasıl ortaya çıktı?
2004 Nisan'ında, hekim dostlarım Dr. Mesut Çetinkaya ile eşinin ilgisi
ve zorlaması sonucunda ayrıntılı tahlil yapılmıştı. Orada meydana
çıktı. Cerrahi müdahalenin imkânsız olduğu bir yerde oluşmuştu. Bir
süre New York'ta, sonra İstanbul'da tedavi gördüm. New York'taki gibi
İstanbul'daki tedaviden de çok memnunum. Artık tedaviye Türkiye'de
devam edeceğiz.

Tamamen iyileştiniz mi?
Hastalıklar için "yenildi" gibi tanımlar yapmak doğru değil. Bunu
Allah bilir. Ancak, durumumda iyiye gidiş var. Umarım devam eder.

Vücutta bir hasar var mı?
Sağ bacağımda yürüme zorluğu devam ediyor. Hastalığın yan etkisi; ama
aynı zamanda hareketsizlikten kaynaklanmış bir sonuç. Bunun fizik
tedavisine henüz başlamadık; biraz beklemenin daha doğru olacağı,
zamanla geçeceği belirtiliyor.

Son dönem çalışmalarınız neler?
Üniversite, yazarlık ve siyaset sürüyor. Bir de her durum ve koşulda
devam eden fotoğraf çekme tutkusu...
3 ciltlik dış siyaset çalışmasının sonuna geldim. 3. ciltte
Ortadoğu'yu inceliyorum. Bu, 16. kitabım olacak. Tamamlanırsa, Bilgi
Üniversitesi tarafından 2007 sonlarında yayımlanacak.
Bilgi Üniversitesi'ndeki görevim çerçevesinde, gençlerle sürekli
ilişkim oluyor. Onlara öğretiyorum ama en az bir o kadarını onlardan
öğreniyorum.

Parti çalışmalarına katılıyor musunuz?
CHP'de Parti Meclisi üyesi ve Genel Başkan danışmanıyım. Ancak,
iyileşme sürecinin zorlukları nedeniyle, partiye katkım sınırlı
oluyor. Bazı konulardaki düşünce ve önerimi Genel Merkez'e
ulaştırıyorum. Doktorum, en yoğun biçimiyle siyasete katılacak konuma
gelmekte olduğumu belirtiyor. Ama biraz daha zamana ihtiyacım var; 1-2
ay içinde son kontroller tamamlanacak. Aslında, iyiye gidiyor da,
yürümekte daha bir süre zorluğum olacak. Buna da katlanacağız.
İşte böyle... Hani demişler ya, "...Mevlam bakalım n'eyler; n'eylerse,
güzel eyler..."

KATILIM ORTAKLIĞI BELGESİ(4 Aralık 2000)

KATILIM ORTAKLIĞI BELGESİ
Dışişleri Bakanı İsmail Cem'in açıklamaları...



Dışişleri Bakanı İsmail Cem, AB Genel İşler Konseyi'nin, 4 Aralık 2000
tarihinde Brüksel'deki toplantısında Katılım Ortaklığı Belgesi'ne son
şeklini vermesinden sonra gazetecilere açıklamalarda bulundu.Cem,
"Katılım Ortaklığı Belgesi'nde, Kıbrıs ve Ege konularında bizim görüş
ve duyarlılıklarımızın dikkate alındığı ve Helsinki Zirvesi sonuçları
içerisinde kalındığı görülmektedir" dedi.




Dışişleri Bakanı Cem'in açıklamaları şöyle: (4 Aralık 2000)

AB Dönem Başkanının belirttiğine göre, Brüksel'de toplanan AB
Dışişleri Bakanlar Konseyi'nde görüşülen Türkiye'nin Katılım Ortaklığı
Belgesi üzerinde mutabakat sağlanmıştır. Bu Katılım Ortaklığı
Belgesi'nin, Kıbrıs ve Ege konularında bizim görüş ve
duyarlılıklarımızı dikkate aldığı ve Helsinki Zirvesi sonuçları
içerisinde kaldığı görülmektedir. 8 Aralık tarihinde toplanacak Nice
AB Zirvesi'nin tamamlanmasından sonra, Bakanlığımızca ayrıntılı bir
açıklama yapılacaktır. Bir iki sual varsa onları alayım.

SORU : Yani Kıbrıs siyasi bir kriter olmaktan çıkarıldı mı?

CEVAP : Efendim bizim isteğimiz şuydu, bu alınmakta olan kararın
Helsinki sonuçlarıyla tam olarak uyum halinde olmasıydı. Bu konuda
tereddütümüz vardı. Ancak görüldüğü kadarıyla Kıbrıs ve Ege konuları
geliştirilmiş siyasal diyalogun çerçevesinde, şöyle diyeyim "in the
context of the political dialog" şeklinde tanımlanarak bu belgede yer
almakta, dolayısıyla Helsinki'deki tanımlar aynen burada geçerliliğini
korumakta.

SORU : Ege'yi çıkarttılar mı?

CEVAP : Evet Ege için de aynı şey. Yani tabii bu belirttiğim gibi daha
henüz tam resmileşmiş bir olay değil, onun için ben ihtiyat kaydıyla
konuşmaktayım. Fakat belirttiğim gibi bizim duyarlılıklarımız, bizim
düşüncelerimizin dikkate alındığı görülmektedir.

SORU : Sayın Bakanım Nice'e gidecekmisiniz Sayın Başbakanla birlikte?

CEVAP : Onu Sayın Başbakanımız takdir edecek.

SORU : Peki efendim, Ulusal Programda Türkiye bundan sonra yoluna
devam edecek mi? Kriz bitti yani?

CEVAP : Efendim zannediyorum tabi bu 8'inde kesinleşsin, o zaman ...

SORU : Yani bu haliyle kesinleşirse Ulusal Program devreye girecek?

CEVAP : Zaten Hükümetimizin bu doğrultuda kararı vardı, ve o karar
devam ediyor.

SORU : Kriz bitti diyebilir miyiz?

CEVAP : Onu siz söyleyin.

...........................


Önce misafirimiz Kırgızistan Dışişleri Bakanı ile son derece olumlu
görüşmeler yaptık. Kendisine tekrar hoşgeldin diyorum ve teşekkür
ediyorum.

Malum, Brüksel'deki toplantıda bir politik mutabakat çıktı. Bizim
açımızdan değerlendirince şöyle: Bu Katılım Ortaklığı Belgesine, bize
göre doğru olmayan bir şekilde bazı yanlış tanımlar eklenmek üzereydi.
Bu konuda Bakanlığımız yoğun bir çalışma sürdürdü. Ben en az 12-13
Bakanla kendim görüştüm. Sayın Müsteşarımız ve Avrupa Birliğinden
Sorumlu Yardımcısı Avrupa Birliği ülkelerinin hemen hemen bütün
başkentlerine gitti, hatta "hemen hemen" değil, tümüne gitti. Orada
muhataplarıyla görüştü.

Fransız Başkanlığı doğrusu gerçekten çok iyi bir yönetim gösterdi. Ben
Sayın Vedrine'e özel olarak teşekkür etmek istiyorum. Kendisiyle
sürekli temasta kaldık. Tabii bütün bunlar ayın 8'inde resmileşecek.
Onun için ihtiyat kaydıyla konuşmaktayım. Ancak KOB adaylıktan üyelik
sürecine geçişte çok önemli bir dönemeç. Bu dönemeç alınmıştır.

KOB Avrupa Birliğinin özünde tek başına hazırladığı bir belgedir. Yani
bizimle ancak istişarede bulunur Avrupa Birliği bu konuda, bizimle
müzakere yapmaz. Ancak bu istişare gerçekten çok iyi gelişti. Tam
istediğimiz gibi olmadı, fakat bazı yanlışlardan sakınıldı. Şimdi
bundan sonrası Ulusal Program hazırlanmasıdır. O da Türkiye'nin tek
başına hazırlayacağı, evet istişare ve danışma içinde ama tek başına
hazırlayacağı bir belgedir. Bunu Avrupa Birliği Genel Sekreterimiz ve
ilgili Bakanlığımız öncelikle gerçekleştirecetir. Elbette bizimle
koordinasyon içinde, elbette bizim desteğimizle ve Devlet Planlama
Teşkilatının çok önemli olan işbirliğiyle Türkiyemiz bu programı
hazırlayacaktır.

Herzaman belirttiğim gibi Avrupa Birliği süreci inişli çıkışlı, zaman
zaman sorunlu bir süreçtir. Türkiyemizin bu süreçte başarıyla kendi
kimliğini, kendi inançlarını, Cumhuriyetimizin temel ilkelerini,
devletimizin üniter yapısını, bütün vatandaşlarımızın eşitliğini, yani
Anayasamızda var olan temel ilkeleri özenle koruyarak Avrupa Birliğine
üyelik sürecinde Türkiyemiz gelişecektir.

SORU: Efendim bu KOB'de şimdi Geliştirilmiş Siyasi Diyalog ve Siyasi
Kriter adı altında bir yeni ara başlık konulmuş oldu. Yunanistan da
bunu, müzakere sürecine gelindiği zaman siyasi kriter olarak
algılayabilir. Yani biz bunu siyasi diyalog gibi algılarken,
Yunanistan da tatmin olmuş olabilir bundan.

CEVAP: Bunların hepsi teorik tartışmalar. Orada hukuken mesele çok
açıktır. Böyle bir teorik tartışmayı çok ileri götürüp de tahrik edici
sözler söylemenin anlamı yoktur bizim açımızdan. Herşey meydandadır ve
Helsinki'deki Geliştirilmiş Siyasal Diyalog tanımı ve bu tanımla
belirtilen iki konu aynı şekilde şimdi bu KOB'ne yerleştirilmiştir.
Yani burda bize göre herhangi bir sorun mevcut değildir. Herkes
istediği gibi düşünür. Kaldı ki onu ben hep söylüyorum, bu iki konu
Türkiyemiz açısından mesele olan konular değildir. Şöyle ki, orada 4.
Madde Türkiye'nin zaten fazlasıyla gerçekleştirdiği, zaten her zaman
kendini hazır hissettiği, bunu açıkladığı, zaten benim katıldığım
Hükümetlerden önceki Hükümetlerin doğru bir şekilde ortaya koyduğu ve
bizim o günden bu yana izlediğimiz politikadır. Ama biz bunu geçmişte
çok iyi anlatamıyorduk. Şimdi daha iyi anlatabilmekteyiz.

Kıbrıs konusu, Kıbrıs dediğiniz vakit, o gayet açıktır. Birleşmiş
Milletler Genel Sekreterinin aracıyla konuşma çalışmalarına, Kıbrıs'da
bir kapsayıcı çözüm bulma yolundaki çalışmalarına destek vermektir,
yani budur. Yoksa Kıbrıs meselesini çözeceğiz, çözmeyeceğiz gibi bir
mesele değildir. Biz Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin
çalışmalarına her zaman destek verdik, bu bağlamda, bu çerçeve içinde.
Burda tabii destek vermek her söylediğini doğru bulmak, yanlışları
kabullenmek, yanlış yapana "aferin iyi yaptın" demek değildir. Destek
vermek aynı zamanda yanlışı göstermektir, doğru yola işaret etmektir.
Nitekim benim Katar'ın başkenti Doha'da Birleşmiş Milletler Genel
Sekreteriyle yaptığım uzun görüşmede Sayın Genel Sekreterin o sözlü
açıklaması üzerine, bu sözlü açıklamayı ne kadar yanlış bulduğumu
madde madde kendisine sundum. Bunu yaparken ben aslında destek verdim
onun çalışmalarına. Kalkıp da yanlışı görmezden gelseydim o zaman
destek değil köstek olmak anlamı taşırdı. Yani bizim açımızdan
bunların çok büyük bir mesele olacağını zannetmiyorum. Türkiye doğru
bir yoldadır. Türkiye doğru olanı yapmaktadır ve yapmaya devam edecektir.