ESKİ DIŞİŞLERİ BAKANI DIŞA DÖNÜK MİLLİYETÇİLİĞİ SAĞLIKLI BULUYOR:
CHP'nin milliyetçiliği olumlu
Toplumu meydana getiren unsurlar, 'Sen Lazsın, ben Kürdüm, öteki
Çerkez, beriki Alevi, bir başkası Hıristiyan' gibi ayrışmaları
körüklemekteyse, bu tarz kendine dönük milliyetçilik ciddi sorunlar
yaratır. Buna karşılık, kendini başkalarından üstün farz etmek ve
başkasının toprağına uzanmak gibi hastalıklara kapılmadan milletinin
hakkını dışarıya karşı savunup haksızlıklara direnmek olumlu anlamda
milliyetçiliktir
FİLLERİ TEPEYE TAŞIYAN ADAM
İSMAİL CEM
Genel olarak sol ve CHP Türkiye'nin AB üyeliğine karşı mı?
Bu, son zamanların moda olmuş mugalata (demagoji) örneklerinden
biri... CHP, AB üyeliğinin öncüsü olmuştur, halen de öncüsüdür. Bu
süreç rahmetli İnönü döneminde başlamıştır. 40 yılda yapılamayan,
Aralık 1999'da, solun iktidarında başarılmış ve Türkiye'nin AB
adaylığı gerçekleşmiştir. Bu noktaya, kapı kapı dolaşıp icazet
aranarak ya da iktidarın Türkiye'nin iç dengelerindeki zaafını
kapatmak için AB'nin her yanlışına "evet" denerek değil, gereğinde
direnerek ve gereğinde 'hayır' denerek ulaşılmıştır.
Öyleyse bugün CHP neden AB sürecine muhalefet ediyor?
AKP teslimiyetçi politika izledi
AB üyeliğini önemsediği için... AKP'nin teslimiyetçi ve kişiliksiz AB
politikasının, Türkiye'yi AB'ye yakınlaştırmadığını, bilakis onu
AB'den uzaklaştırdığını gördüğü için...
Zaten o yüzden, 2002 Kasım'ında iktidar devredilirken yüzde 70 olan AB
üyeliğimize olumlu bakan vatandaşlarımızın oranı, bugün, 2006'nın ekim
ayında yüzde 30'a gerilemiş durumdadır. Aynı zaman kesitinde,
Türkiye'ye olumlu yaklaşan AB vatandaşlarının oranı da yüzde 30'ların
üzerinden, yüzde 20'lere düştü... Doğrusu bütün ilgilileri kutlamak
(!) gerekir...
CHP'nin milliyetçi bir çizgiye geldiğini düşünüyor musunuz?
Milliyetçilik, bir toplumun "kendi içine yönelik" ise zararlıdır.
Yani, toplumu meydana getiren unsurlar, "Sen Lazsın, ben Kürdüm, öteki
Çerkez, beriki Alevi, bir başkası Hıristiyan" gibi ayrışmaları
körüklemekteyse, bu tarz kendine dönük milliyetçilik ciddi sorunlar
yaratır.
Buna karşılık, bir toplumun "kendi dışına dönük" milliyetçiliği,
kendini başkalarından üstün farz etmek, başkalarının toprağına uzanmak
gibi hastalıklara kapılmamışsa, kendi milletinin hakkını dışarıya
karşı savunuyor, dışarıdan gelen haksızlıklara direniyorsa, bu olumlu
anlamda milliyetçiliktir.
Türkiye'nin hakkını arayan ve alan Milli Mücadele, dışa dönük, doğru
bir milliyetçilik örneğidir. Ya da 1997-2002 döneminde, Türkiye'nin
izlediği AB siyaseti, doğru milliyetçilik anlayışının, AB ile
bütünleşirken, hakkımızı yedirmemek direncinin yansımasıdır;
Türkiye'ye karşı ayırımcılığa, haksızlığa geçit vermemiş, hep saygı
telkin etmiş bir siyasettir. CHP'nin milliyetçilik anlayışı budur.
Solda birlik için umutsuzum
1983'de Mitterrand'ın "Çağdaş çoğunluk" stratejisini Türkiye'ye
tanıtmıştınız. Bugün solda birlik şansı görüyor musunuz?
Solun birlikteliğinden umudu kesmiş gibiyim; bunu çok denedik, fakat
başaramadık. Nedenleri uzun, girmiyorum.
"Çağdaş çoğunluk" yaklaşımı, solun tarihsel gelişim çizgisiyle ve
toplumların değişim özellikleriyle uyumlu olan, kendini öncelikle
Avrupa'da kanıtlamış bir yaklaşım. Özeti şu:
Solun temeli olan emek, teknolojinin ve toplumların değişim sürecinde,
daha kapsayıcı bir nitelik aldı. Malum, ilk başta sol olarak sadece
mavi yakalılar (fabrika işçileri) vardı. Sonra beyaz yakalılar (büro
çalışanları) işçi sınıfına dahil görüldü. Sonra, serbest meslek
sahiplerinin bazı kesimleri, özellikle doktorlar, mühendisler,
avukatlar, teknokratlar; ardından solun ilkelerini benimseyen, kendini
solda niteleyenler, emeğin içinde ya da yanında tanımlandı. Özetle,
sol ve emek kavramlarının sınırları genişledi, bu kavramlar daha
kapsayıcı oldu.
Bu, bir bakıma kaçınılmaz bir oluşum diye yorumlanabilir. Temeldeki
emek -sermaye çelişkileri sürmekle birlikte, bu çelişkinin niteliği ve
insan hayatındaki önemi, teknolojideki, ekonomideki, sosyal ve siyasal
hayattaki gelişmelerden etkilendi. Basit bir-iki örnek vereyim:
Temel tercihler yenilenmeli
Bugün, işçinin çocuğu da, burjuvanın çocuğu da benzer kot pantolonlar,
gömlekler, saç modelleri ile ortalığa salınıp aynı pop konserlerinde
aynı şarkıları benzer biçimde paylaşmaktaysa ya da solun uzun süre
iktidar olduğu İsveç, İngiltere gibi ülkelerde, varlıksız ailelerin
çocukları, varlıklıların çocuklarıyla neredeyse eşit eğitim imkanından
yararlanabilmekteyse, hayata benzer koşullarda başlayabilmekteyse, o
zaman, bazı çelişkiler, geçmişteki etkinliğinden kaybetmektedir.
Sol olarak, bu gelişmeler karşısında derdimize yanacak ve mücadeleyi
bırakacak değiliz elbette; moda deyişin aksine değişmeyeceğiz
elbette... Ama özümüzü korurken ve temel tercihlerimizi, eşitlik,
özgürlük, cumhuriyetçilik, adalet, dayanışma önceliklerimizi aynen
sürdürürken, yaklaşımlarımızı, yöntemlerimizi yenileyeceğiz ve çağa
uyarlayacağız.
Emeklerim helal olsun
Gazetecilik, radyo-TV yöneticiliği, yazarlık, siyaset, diplomasi... Bu
alanların hepsinde iyi izlenimler bıraktınız. Geriye baktığınızda
nasıl bir muhasebe yapıyorsunuz?
"Verdiğim tüm emeklere helal olsun" diyorum. Verdiklerinin karşılığını
hayattayken görebilen az sayıdaki mücadele insanından biriyim. Hele şu
hastalıkta, vatandaşlarımdan olağanüstü yakınlık buldum. Siyasal
görüşlerimi paylaşsın, paylaşmasın, vatandaşlarımdan gelen aynı ortak
sevgiyi ve ortak duaları yaşadım. Bir mücadele insanı için bundan daha
değerli bir karşılık olabilir mi?
Pişmanlıklarınız var mı?
Evet. Muhasebemin eksi tarafında, çocuklarıma ve aileme gönlümce vakit
ayıramamak, eğitimlerine, gelişmelerine yeterince katkı yapamamak var.
Bir mücadele insanının çocukları olmanın haksız bedeli bu...
Allah'tan, eşim çok yetenekli bir anne ve bilgili bir insan olarak bu
açığı kapattı.
Bunları söylüyor, sonra da "Haksızlık mı ediyorum" diye düşünüyorum:
On binlerce çocuğumuz, "siyaset suçlusu" babalarını hiç göremeden
büyüdü; aileler perişan oldu. Bu durumda yakınmaya hakkım yok sanki...
AKP fırsatı kaçırdı
AKP'nin iktidar performansını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye'de bugün sağcısı solcusu, zengini yoksulu, işçisi köylüsü,
memuru esnafı herkes gerilimsiz ortam ve barış istiyor. AKP bu yolda
müthiş bir fırsatı ele geçirdi ve heba etti.
Oysa örnek de var: 1995-2002 döneminde sol, TBMM'deki sayısal zaafına
rağmen, iç ve dış barışa dönük bilinçli politikalarla hem topluma
rahatlık ve uyum getirdi, hem de bundan siyasal kazanç sağladı.
O yıllarda, Ecevit'in katıldığı yahut yönettiği koalisyon
hükümetleriyle, CHP'nin, DSP'nin geliştirdiği yaklaşımlarla, toplumda
bir barış ve anlayış rüzgârı estirildi.
O dönem solunun, inançlara saygılı laiklik anlayışı, Anadolu
kaynaklarını da solun değerlendirmesi söylemi hatırlardadır. Bu
yaklaşım, gerilimleri azaltmak yönünde olumlu sonuçlar vermiştir.
Aynı şekilde, 1997'de Türkiye dış siyasetini yenilerken, neredeyse
bütün komşularıyla ve AB ile kavgalıydı. ABD, Türkiye'nin, parasını
ödeyip Amerika'dan satın aldığı iki savaş gemisinin ABD'den çıkışına
izin vermiyordu. Suriye'yle, Irak'la sorunlar diz boyuydu.
İran, Ankara Büyükelçisini, biz, Tahran Büyükelçimizi geri çekmiştik.
Bulgaristan'la, Ermenistan'la sorunlar devam etmekteydi. Yunanistan,
Türkiye'ye yönelik bölücülüğün mayalandığı başlıca mekân konumundaydı.
İki yıl içinde bu sorunlar büyük ölçüde çözüldü. Türkiye, içte ve
dışta daha gerilimsiz bir ortama kavuştu; 1999-2002 döneminde, terör
olayları da neredeyse son buldu.
Hükümetin hataları
Bizim zor koşullarda, eksik güçle ve koalisyon gerçeklerinde
yapabildiklerimizin çok daha fazlasını AKP yapabilirdi; Türkiye'ye
gerçekten anlayış, uzlaşma, iç ve dış barış yönünde adımlar attırabilirdi.
Meclis'in üçte ikisini oluşturan bir siyasal güç, saçma-sapan laiklik
tartışmalarına, bitip tükenmez türban sorunlarına hem de taraf, hatta
tahrikçi olarak katılmasaydı, Türkiye'nin değil, yandaşlarının
iktidarı konumuna gelmeseydi, bunların yerine, laikliğin daha da
gelişip yerleşmesine destek vereceğini, türban sorununun özünde sivil
topluma ait olduğunu, cumhuriyetçilik, yurttaşların eşitliği gibi
anlayışların inançlar bağlamında da gelişeceğini söyleyebilseydi,
sözlerinin arkasında durabilseydi, bugün gerilimsiz, kendi içinde
uzlaşmış bir Türkiye olurduk.
AKP, Başbakan'ın anlamadığı bir AB siyasetiyle AB ilişkilerini altüst
etmeseydi, ABD'ye tutamayacağı sözler verip yakın tarihin en büyük
askeri-diplomatik skandalına yol açmasaydı, yeterince düşünülmemiş
beyanlarla ABD yönetimini çıldırtmasaydı, Türkiye'nin içinde ve
çevresinde bir anlayış ortamı yaratabilirdi. Bundan, Türkiye gibi, AKP
de yararlanırdı. Ne yazık ki, AKP, Türkiye'yi tam aksi yöne sürükledi.
İstenmeyen kişi Çankaya'ya olmaz
Erdoğan cumhurbaşkanı olur mu?
Sayın Erdoğan'ın kavgacı ve köşeli yaklaşımları, davranış özellikleri
ve üslubu, Türk halkının zihnindeki cumhurbaşkanı imajı ile
örtüşmüyor. Cumhurbaşkanı siyasetçi olabilir, taraf da, AKP'li de
olabilir, ama toplumun büyük kesimlerinden ciddi tepki alan,
"istenmeyen kişi" olamaz.
Sayın Erdoğan'ın bu konuyu fazla zorlamamasını doğru bulurum. Hele AKP
2007 seçiminde tek başına iktidar olamamışsa, cumhurbaşkanı
yetkilerinin, parasal kaynaklarının tartışılıp kısılacağı tatsız bir
döneme tanık oluruz.
Kurallar çözülürken
-
Bir önceki yazımda ABD’nin kurduğu kurallara dayalı sistemin çözülüşünü
tartışmıştım. Dünya, eski düzenin çatlaklarından sızan bir kaosla karşı
karşıya...
6 gün önce


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder